Davranışçı Terapide Operant Koşullanma

Davranış gözlenebilen, kaydedilebilen ve ölçülebilen eylem, hareket ya da yanıtlardır. Davranışçılık ekolü ilk olarak 1920 yılında John B. Watson’ın kurduğu davranışçılık okuluyla ortaya çıkmış ve 1970’lere kadar egemenliğini korumuştur. Davranışçılık, ister açık ister kapalı olsun tüm davranışların öğrenme yoluyla sonradan kazanıldığını vurgulamaktadır. İnsan davranışlarının oluşması, davranışsal bir öğrenme olan klasik koşullama (İvan Pavlov), edimsel koşullama (Thorndike, Skinner) ve başkalarını gözleyerek öğrenme olan sosyal öğrenme (Bandura) ile açıklanmaya çalışılır.

Davranışçılığı bütün insan psikolojisini açıklayan bütüncül bir kuram halinde sistemleştiren kişi ise  Skinner (1904 –1990) olmuştur. Skinner’ın tanımladığı edimsel koşullanma organizmanın çevrede gerçekleştirdiği bir etkinlik sonucunda ortaya çıkan sonuca göre o davranışın sıklığının artmasına veya azalmasına dayalıdır. Klasik koşullanmada ortaya çıkan tepki genelde refleks bir tepki iken (zil-salya akması) edimsel koşullanmada motor sistemi ilgilendiren kompleks bir davranış ortaya çıkar (farenin bir pedala bastığında peynir gelmesi gibi) (Cüceloğlu 1994). Davranışçılıkta biliç ve bilinçdışı gibi süreçlere bakmaya gerek duyulmadan zihin bir ‘’tabula rasa’’ olarak kabul edildiğinden tek yapılması gereken belli çevresel uyaranlara karşı bireyin verdiği davranış tepkilerine bakmak ve daha sonra bunların aralarındaki ilişkiye göre çıkan kuralları belirlemekti. Bu bilgiler ile (çevrede ne oldu-kişi ne yaptı gibi) bütün psikolojik yapıyı anlayabilir ve insanın ne durumda ne yapacağını öngörebilirdik. Bu yüzden Skinner’a göre davranışlar başka etmenler tarafından kontrol edilir; bu çevre, aile, toplum gibi etkenler olabilir. Kişinin seçimleri özgür gibi gözüksede mutlaka bu seçimlerin etkilendiği koşullar sonucunda oluştuğunu söyler.

Davranışçı terapide amaç istenen davranışı pekiştirmek, istenmeyen davranışı ortadan kaldırmaktır. Davranışçılık ilkelerine dayanır. Psikolojik sorunların tedavisinde kullanılan yöntemlerse klasik koşullanma ve operant koşullanmaya dayanmaktadır. Psikonalize alternatif olarak ortaya çıkan davranışçılık, zihin-beden ayrımını reddederek, bu ikisinin birbirinden ayrılmasının söz konusu olamayacağının altını çizmiş, zihinsel içerikten çok davranışa ağırlık vererek alandaki yerini almıştır (Özcan ve Çelik, 2017).

Operant koşullanma sonuçları tarafından “kontrol edilen” davranıştır. Edimsel koşullama ilkeleri Thorndike, Tolman ve Guthrie tarafından tanımlanmıştır. Thorndike’ın ‘’etki yasası’’ Skinner’ın edimsel koşullanmasının temelini oluşturur. Etki yasasında organizma uyarıcı- tepki ilişkisi ile birbirine bağlıdır. Organizma yaptığı davranışlar sonucunda olumlu bir tepki ile karşılaşırsa uyarıcı- tepki arasındaki bağ kuvvetlenirken olumsuz bir tepkiyle karşılaşırsa bağ zayıflar. Edimsel koşullanma ile her zaman istenen davranış pekiştirilemeyebilir.

Davranışlar pekiştirme tarifeleri ile kontrol edilir. Davranışçı psikoloji, normal ve normal dışı bütün davranışların öğrenme ürünü olduğunu ileri sürmektedir. Örneğin, korku tepkisi ilk başta koşulsuz olan bir uyarıcıya karşı koşullu tepkinin oluşmasıyla başlar daha sonra korkulan şeyden kaçınma kişide bir güvenlik duygusu yaratır bu güvenlik sağlayan kaçınmacı davranış olumsuz pekiştireç etkisi gösterir, korunur ve güçlenir. Davranışçı kuramlar öğrenmenin uyarıcı ile davranış arasında bir bağ kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin gerçekleştiğini kabul eder (Demiralp, Oflaz, 2007, p.132). Davranışçı terapistler istenmeyen davranışların oluşmasına neden olan öğrenme stratejilerini kullanmaya odaklanır. Davranışın kendisi problemdir sorunu en aza indirmek veya ortadan kaldırmak için amaç kişilere yeni davranışlar öğretmektir. Yeni öğrenmelerle problemin çözülebileceği düşünülür.

Joseph Wolpe (1915–1997) ilk davranışçı terapistlerdendir. Wolpe davranışçı ilkeleri tedavi ortamına taşıyan ve fobilerin tedavisinde önemli bir adım olan “sistematik duyarsızlaştırma” tekniğini geliştirmiştir. Anksiyete oluşturan uyaranların güçlü anksiyete antagonistleri ile eşzamanlı olarak verilmesinin korku tepkisini azalttığı gözlemi üzerine kurulu sistematik duyarsızlaştırma tekniğini geliştirdiği, anksiyete antagonisti olarak da Jacobsen’in kas gevşetme teknikleri kullandığı görülmektedir. Davranışçı kurama göre anksiyete koşullanmalar ve gözlemler yoluyla öğrenilmiştir. Genelleme yoluyla da benzer uyaranlara genellenir. Farelerden korkar duruma getirilen çocuğun farelerden korkmayan akranları ile birlikte olduğunda korkusunun azaldığının saptanması ise Bandura’nın ‘sosyal öğrenme’ ve ‘model oluşturma’ kuramlarına temel oluşturmuştur. Sosyal öğrenmeye göre işlevsel olmayan davranış modellerin gözlenmesiyle öğrenilir. Bireyin davranışı öğrenebilmesi için doğru modeller ile karşılaşması önemlidir.

Operant koşullanmaya göre birey işlevsel olmayan davranışları pekiştireçler yoluyla sürdürebilir. Yanlış pekiştireçler olumsuz davranışa neden olabilir. Davranışçı terapi, öğrenme ilkelerinin davranış bozukluklarının analiz ve tedavisine sistematik bir biçimde uygulanması olarak tanımlanabilir (Sungur, 1997). Davranış değiştirme terapilerinde, terapistler danışanlarında temel koşullanma ilkelerini kullanırlar. Bu bağlamda, sistematik duyarsızlaştırma, karşıt koşullama, alıştırma tedavisi klasik koşullanmaya; jeton ekonomisi (ödül biriktirme tekniği), mola, premack ılkesi tedavi metotları ise edimsel koşullanmaya dayanır. Davranış şekillendirmede hedeflenen davranış doğrultusunda pekiştirme veya ceza uygulamaları yapılır. Farklı davranış pekiştirme çeşitleri vardır.

  • Olumlu pekiştirme: Bireye davranış sonucunda bir ödül verilir.
  • Olumsuz pekiştirme: İstenmeyen uyarandan kaçınma davranışıdır.
  • Ayırt Edici Pekiştirme: İstenen bir davranış pekiştirilirken aynı zamanda istenmeyen davranışın söndürülmesidir.
  • Sönme: Daha önce pekiştirilmiş bir tepkiye yol açan pekiştirecin ortadan kaldırılmasıdır.
  • Ceza: Pozitif veya negatif şekilde olabilir. Pozitif cezada davranışın sıklığını azaltmak için istenmeyen bir davranıştan sonra olumsuz bir uyaran verilir. Negatif cezada istenmeyen bir davranış oluştuğunda olumlu uyaranlar ortamdan kaldırılır.

Ara verme/ mola; istenmeyen bir davranış ortaya çıktığında bireylerin belli bir aktiviteden kısa süreliğine uzaklaştırılmasıdır. Genelde öfke sorunları olan çocuklarda sıklıkla kullanılır.

Jeton Ekonomisi (Ödül biriktirme tekniği): pekiştireç olma özelliği taşımayan sembollerin (marka, yıldız vb.) istenilen davranışın hemen arkasından kazanılarak, daha önceden belirlenen sayılara ulaşıldığında, istenilen pekiştireçlerle değiştirilmesi sürecidir (Kerr ve Nelson, 1998). Sembol pekiştirme sistemi uygun davranışı arttırmak ya da sürdürmek için geniş öğrenci gruplarıyla kullanılır. Özellikle farklı yaştaki öğrenme yetersizliği gösteren öğrenciler, psikiyatrik hastalar, hiperaktivite, davranış bozukluğu olan bireyler ve sınıflarda sınıf kontrolünü sağlamak amacıyla kullanılabilir (Lyon ve Lagarde, 1997).

Premack İlkesi: Premack İlkesi kuralı “Büyükannenin Kuralı” olarak bilinir ve “eğlenceli aktivitelerin daha az eğlenceli aktivitelere katılımı güçlendirmek için kullanılabileceğini” belirtir (Slavin, 2012) .

Örneğin edimsel koşullanma sonucu herhangi bir duruma ya da nesneye karşı korku tepkisi oluştuğunda tepki önleme, yüzleştirme (in vivo, in vitro) gibi teknikler danışanın korkusunu ve sıkıntısını azaltmak amacı ile kullandığı kaçınma davranışının yani ritüeller ve güvenlik sağlayıcı davranışların kullanmasının önlenmesi anlamına gelmektedir. Bireyin kaçındığı davranışın sonuçlarının düşündüğü gibi olmadığı gösterilmeye çalışılır ( Akkoyunlu, Türkçapar, 2013, p.121). Burada aslında kaçınma tepkisi sıkıntıdan kurtulmak anlamına geldiği için olumsuz bir pekiştireçtir fakat çeşitli yöntemlerle bireyin düşünce yapısı, koşullanmaları değiştirilmeye çalışılır.

Bir yönüyle araba kullanma, basketbol oynama, yemek yeme, hatta konuşma ve yazma da edimsel koşullama yoluyla öğrenilmektedir. Bu öğrenme yaşantılarının her birinde amaca ulaşmak için pekiştirilen sınama-yanılma denemeleri bulunur.

Daha sonra davranışçılığın dualizme karşı çıkarak zihinsel içerikten çok davranışı önemsediği düşüncenin tersi olan bilişsel anlayış 1970’lerde ortaya çıkmıştır (Özcan, Gül Çelik, 2017, p.116). Davranışın arkasında öğrenme ve uyarıcı- tepki ilişkisinden daha karmaşık sistemler olduğu düşünülür. Buna çeşitli örnekler verilmiştir. Örneğin aynı travmaya maruz kalan bir grup aynı olayı yaşamış olmalarına rağmen farklı psikolojik etkiler görülebilir. Bu durumda bireyin tüm davranışlarını ve tepkilerini uyarıcı- tepki çerçevesinde açıklamak mümkün görünmemektedir. Davranışçı terapilerle bilişsel terapilerin entegrasyonu, terapistlerin danışanların korkuları, istek, açıklama ve algılama biçimleri ile daha doğru sonuçlar almalarını sağlamıştır

Epiktetos bilişsel terapinin atası olarak kabul edilir. Epiktetos’a göre mutluluk ve özgürlük neyi kontrol edip neyi kontrol edemeyeceğimizi anlamamıza bağlıdır. Kişi bu gerçekliği, yani yaşamın bizim kontrolümüzde olan ve olmayan öğelerden oluştuğunu kabul ettiğinde ve ikisini birbirinden ayırmayı becerdiğinde hem iç huzura hem de iyi bir yaşama sahip olur. Epiktetos’a göre insanlara dış nesneler veya diğer insanlar zarar veremezler, ancak bizim kendi tutumlarımız veya inançlarımız bize zarar verme gücüne sahiptir. Koşullar bizim arzu ve beklentilerimizden bağımsızdır. Epiktetos’a göre insanları rahatsız eden “şeyler” değil ona verdikleri anlamlardır (Türkçapar, Sargın, 2012, p.9). Davranışın sonucunda iki kişi aynı sonucu yaşasa bile bunu kendi davranışına mı yoksa diğer etkenlere mi bağladığına göre kişinin bilişleri ve sonraki davranışları değişecektir. Kişi çevresindekilerin davranışlarını gözleyerek öğrendiği gibi onların davranışları sonunda ödül veya ceza almalarına göre de davranış değişikliği gösterir yani öğrenebilir

Daha sonra Albert Ellis ve Aaron Beck psikanaliz alanında çalışmalar yaparken bu çalışmaları geliştirmişlerdir. Beck’in bilişsel kuramına göre, çocukluk çağındaki deneyimler öğrenme yolu ile bazı temel düşünce ve inanç sistemlerinin oluşmasına neden olur ve yapısal düzeyde bunlar ‘şema’ olarak adlandırılır. Yaşam olayları sessiz durmakta olan şemaların aktive olmasına ve ‘olumsuz otomatik düşüncelerin’ ortaya çıkmasına ve sonuç olarak öfke, kaygı, suçluluk, üzüntü gibi hoş olmayan duyguların oluşmasına yol açar. Bilişsel kuram klinik olarak bireyin bilişsel yapısını kavramlaştırırken ele aldığı bilişleri otomatik düşünceler ve şemalar olmak üzere iki ana başlıkta inceler. Şemalar ise ara inançlar (altta yatan sayıltı ve kurallar) ve temel inançlar olarak iki gruba ayrılabilir. Bu üç grup bilişi iç içe geçmiş üç daire şeklinde düşünürsek en yüzeyde otomatik düşünceler daha sonra ara inançlar ve en çekirdekte de temel inançlar yer alır (Türkçapar, 2006). Beck; depresyon için yapılandırılmış, kısa süreli, ‘’şimdiki zaman odaklı’’ ve mevcur sorunları çözmede işlevsiz olan veya yardımı dokunmayan düşünce ve davranışları değiştirmeye yönelik bir psikoterapi tasarlamıştır ( Beck, 1964). Tedavi bir bilişsel formülasyona, belirli bir rahatsızlığa bağlı nitelendirilen davranış stratejilerine dayanır ( Alfrod ve Beck, 1997). Hastanın bilişsel süreçlerinde değişiklikler yapmak için terapist tarafından çeşitli yollar aranır. Bilişsel davranışçı yaklaşıma göre insanları etkileyen şeyler durumlara, kişilere ya da olaylara verdikleri anlamlardan geçer ( Türkçapar, 2006).

Davranışçı terapilerle bilişsel terapilerin entegrasyonu, terapistlerin danışanların korkuları, istek, açıklama ve algılama biçimleri ile daha doğru sonuçlar almalarını sağlamıştır. ‘Belirli bir psikiyatrik bozukluk tanısı konan hastalarda saptanan benzer düşünce, inanç, algılama biçimleri psikiyatrik bozuklukların daha iyi anlaşılmasını ve daha etkili tedavi edilmelerini sağlamıştır. Bilişsel davranışçı terapi, bir çok psikolojik ve psikiyatrik bozukluğun tedavisinde kullanılan bir psikoterapi yöntemidir (Padesky ve Greenberger 2008). Biliş, bir düşünce ya da algı anlamına gelmektedir. Diğer bir değişle bilişleriniz herhangi bir zamanda olaylar hakkında ne düşündüğünüzdür. Bu düşünceler zihinden otomatik olarak geçerler (Burns 2006). Yapılan gözlemler sonucunda insanların aynı durumlara oldukça farklı yorumlarda yaptıkları ve farklı davranışlarda bulundukları görülmüştür ( Beck, 2008).

1980’lerde  iki ayrı anlayış olan “Davranışçı Terapi” ve “Bilişsel Terapi”, birlikte kullanılmaya başlamış ve bütünleşme sonucunda bilişsel davranışçı terapi hareketi başlamıştır. David H. Barlow’un panik bozukluğu üzerinde yaptığı çalışmalar Bilişsel Terapi ile Davranışçı Terapinin bir bütün olarak ele alınmasını başlatan çalışmalar olmuştur. (Rachman, 1997). Zaman içinde BDT terimi bütün bilişsel ve davranışçı terapi yaklaşımlarını bir çatı altında toplayan bir kavram olmuştur.

Der; Tutku Biçer

Kaynakça

 Akkoyunlu, S., & Türkçapar, M. H. (2013). Bir teknik: yüzleştirme tedavisi. Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırmalar2, 121-128.

Beck, J. S. (2014). Bilişsel davranışçı terapi: temelleri ve ötesi. Nobel Akademik Yayıncılık.

Özcan, Ö., & Çelik, G. G. (2017). Bilişsel davranışçı terapi. Türkiye Klinikleri J. Child Psychiatry-Special Topics3(2), 115-120.

Skinner, B. F. (1988). The selection of behavior: The operant behaviorism of BF Skinner: Comments and consequences. CUP Archive.

Staddon, J. E., & Cerutti, D. T. (2003). Operant conditioning. Annual review of psychology54(1), 115-144.

https://doi.org/10.1146/annurev.psych.54.101601.145124

Sungur, M. (1997). Bilişsel-davranışçı terapilerin gelişim öyküsü. Psikoterapiler El Kitabı (Ed A Güngör), 50-66.

Thieme, K., & Turk, D. C. (2012). Cognitive-behavioral and operant-behavioral therapy for people with fibromyalgia. Reumatismo, 275-285.

Thorndike, E. Bağlaşım Kuramı (Araçsal Koşullanma).

Türkçapar MH. Bilişsel terapi: temel ilkeler ve uygulamalar. HYB Basım Yayın; 2006.

Türkçapar, M. H., & Sargın, A. E. (2012). Bilişsel davranışçı psikoterapiler: tarihçe ve gelişim. Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırmalar Dergisi1(1), 7-14.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Paylaş