Bilişsel Davranışçı Terapi Çeşitleri

Bilişsel Davranışçı Terapi Çeşitleri

Derleyen: Klinik Psikolog Merve Cansu Çavuş

Bu derleme yazısında dünyada bulunan bilişsel davranışçı terapi çeşitleri hakkında bilgiler verilmiştir.

(Alıntı yapmak yasaktır). Kaynak göstererek en çok 40 kelimeye kadar alıntı yapılabilir.

 

Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımlarının kökenleri oldukça eskiye dayanmaktadır. Sürecin, Watson (1925)’ın davranışçı çalışmaları ile başladığı söylenebilir. Sonrasında bu çalışmaların etkileri tedavideki uygulamalara yansımış ve etkileri günümüze kadar ulaşmıştır. Bu tarihçe içerinde temel olarak üç kuşak yer almaktadır (Hayes 2004). Birinci kuşak, davranışçı yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kuşaktaki uygulamalarda davranışların gözlenmesine, yordanmasına ve değişimlenmesine odaklanılmış ve sonrasında bu teknikler psikoterapi yaklaşımları olarak da kullanılmıştır. İkinci kuşak ise, bilişsel davranışçı yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalardır. Bu kuşakta, nesnel davranışçılık yerini uyarıcı ve tepki arasındaki ilişkide aracı olan bilişlerin önemine bırakmıştır. Üçüncü kuşak ise, içgörü, farkındalık (mindfullness) ve kabul ile ilgili yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalardır.

 

Rasyonel Duygucu Davranışçı Terapi

Bilişsel kuramların ilk örneği olarak bilinen ve Rasyonel Duygucu Davranışçı Kuram’ın öncüsü olan Albert Ellis, 1955 yılında Rasyonel Psikoterapi adı ile ortaya koyduğu kuramını 1961 yılında Rasyonel Duygucu Terapi ismi ile geliştirmiştir (Ellis, 1995; Collard & O’Kelly, 2011). Albert Ellis problemlerin çözümünde, danışanların kaygı, korku ve mutsuzluk gibi olumsuz duygulardan arınmasında ve rahatlamasında serbest çağrışım yönteminin oldukça eksik olduğunu düşünmekteydi (DiGiuseppe ve ark., 2014, Akt. Artıran, 2015). Bu bağlamda direk olarak danışanların inanışlarına yöneldi ve kendi problemlerinin çözümünde onların gerçekçi olmayan düşünce sistemlerini keşfetmesini sağlayarak kendileri ile bu alanda çalışmaları için onları teşvik etti (DiGiuseppe ve ark., 2014, Akt. Artıran, 2015). RDDT de terapötik süreç sadece anksiyete, depresyon, öfke, aşağılık, suçluluk ve diğer duygusal problemlerin yok olmasını ya da minimum seviyeye indirgenmesi ile değil aynı zamanda mutluluk, yaşam doyumu, rasyonel hareket etmek, bağımsızlık, sorumluluk ve bireylerin var olan potansiyelini kullanabilme gibi pozitif alanlarla da ilgilenir (Patterson, 1986). Benzer bir şekilde Ellis salt irrasyonel 4 inanışların ruh sağlığına olan etkilerini değil aynı zamanda düşünsel, duygusal ve davranışsal faktörlerin bireylerin ruhsal, bedensel, sosyal boyuttaki sağlamlıklarını ayrıca diğerleri ve dış dünya ile olan ilişkilerini önemli ölçüde belirlediğini öne sürer (Ellis, 1987; Dryden, 2011). Model, ABCDE olarak ifade edilmekle birlikte danışanların tedavi süreçlerini kapsayan bu kuramın sayıltıları klinik ortamlarda kullanmaktadır (DiGiuseppe ve ark., Akt. Artıran, 2015).

Bu modelde sahip olunan inanışların önemli bir rol oynadığı kabul edilir (Ellis, 1962) Modele göre; bireylerin ‘harekete geçiren’ (A) bir olay/duruma yönelik bu olay ya da durum ile ilgili sahip oldukları inanışları (B) onların duygusal ve davranışsal alanda birtakım sonuçlar (C) yaşamasına sebep olur (Ellis, 1962). Burada bireylerde oluşan inanışlar (B), irrasyonel veya rasyonel nitelikte olabilir. Bu inanışlar irrasyonel ise sağlığa zarar veren, gerçekle bağdaşmayan, işlevsel olmayan ve mantık dışı bir yapıya sahiplerdir (David, Schnur, & Belloiu, 2002). Bu inanışlar rasyonel ise de sağlıklı ve işlevselliği bozmayan bir yapıdadırlar (David, Lynn & Ellis, 2010). RDDT de bilişsel, duygusal ve davranışsal bir takım müdahale teknikleri ile bireyleri mutsuzluğa sürükleyen inanışları değiştirilmeye çalışılır ve bireye karşı hoşgörülü bir yaklaşım ile ona sıkıntı yaratan işlevsiz düşüncelerle mücadele edilir (Corsini & Wedding, 1989). Bu inanışların oluşmasında kuram açısından bireylerin içinde yaşadığı dış dünyanın oldukça önemli olduğu söylenilebilir. Bireylerde oluşan bu inanışlar, doğduğu zamandan itibaren içinde yaşadığı aileden, aile üyelerinin tutum ve özelliklerinden, arkadaşlarından ve ait olduğu kültürden öğrenilir (Clark, 2000). Bu bağlamda klinisyenler, danışanın sahip oldukları irrasyonel inanışları ile savaşarak bireylerin bu inanışları ile başa çıkmasına destek olur (Nystul, 1993). Bu kuramda terapilerin ana hedefinin, danışana daha mantıklı olan rasyonel düşünebilme yöntemini öğretmek olduğu söylenilebilir.

RDDT de danışanı terapilerin merkezine alan ve bu bağlamda ilerleyen bir anlayışın olmadığı varsayılmaktadır. Hayata bakışında bireylerin rasyonel boyutta kazanımlar elde etmesini sağlayarak, danışanların daha çok düşünmesine yardım eder ve bunu bir avantaj haline dönüştürerek bu bağlamda aktif öğretme teknikleri  kullanır (Corey, 1980). Bu kuram kendi yapısı içinde güven oluşturma, karşıt tepki oluşturma ve duygu yansıtmaları gibi teknikleri danışma sürecinin başlarında kullansa bile daha sonraki aşamalarda klinisyen tarafından daha aktif ve yönlendirici bir öğretim sürecine dönüştüğü ve danışan ile adeta bir öğretmen öğrenci ilişkisi oluşturduğu söylenilebilir. RDDT ile çalışan klinisyenler bu kuramı sadece duygusal rahatsızlıklarda değil problem çözme becerilerini geliştirme yaklaşımında, grup çalışmalarında, rehberlik ve eğitim alanında da değerlendirmişlerdir (Hawton & Kirk, 1989; Meichenbaum, 1985).


Kognitif Terapi

1960’lı yıllarda Aaron T. Beck’in oluşturduğu bir psikoterapi yöntemidir. Kognitif Terapi (KT)’nin etkililiği, ortaya çıktığı yıllardan bu yana birçok bilimsel araştırmanın konusu olmuş ve araştırmaların çoğunda KT’nin oldukça geniş bir ruhsal bozukluk yelpazesinde etkili olduğuna dair sonuçlar bulunmuştur. Kognitif Davranışçı Terapi (KDT) terimi ise 1990’lı yıllardan sonra kullanılmaya başlanmıştır. KDT, ek olarak, insan davranışlarına dair kapsamlı teorileri de içermektedir.

Kognitif terapi psikoloji ve psikopatoloji (ruhsal rahatsızlıklar) alanındaki bilimsel bulgulara dayalı olarak geliştirilmiş, bilimsel ilkelerin psikoterapi alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış çağdaş bir psikoterapidir. Psikoterapi ruhsal rahatsızlık veya sorunları sözel etkileşim yoluyla (görüşmelerle) çözme tekniğine verilen genel addır. Kognitif terapi ruhsal rahatsızlıkları açıklarken ve nedenlerini araştırırken psikoloji biliminin verilerine dayanır. Bu rahatsızlıkların çözümünde kullandığı sözel ve davranışsal yöntemler de aynı şekilde bu bilimsel ilkelere ve öğrenme kuramlarına dayalıdır. Ortaya konulan bu tedavi yönteminin etkinliği bilimsel olarak sınanmış ve yüzlerce klinik araştırmayla bir çok ruhsal rahatsızlıkta etkili olduğu gösterilmiştir. Dayandığı temel itibarıyla diğer psikoterapilerden farklı olan kognitif terapinin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Kognitif terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel bir takım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak, ve davranış değişikliğidir.

Kognitif Tereapi’de terapist öncelikle, bireyin psikolojik rahatsızlıklarla bağlantılı olan inançlarını, ruh hallerini, davranışlarını ve bedensel belirtilerini tespit eder. Daha sonra çeşitli Kognitif Terapi teknikleri uygulayarak bireyin bozukluklarla bağlantılı olan bu inançlarında değişim sağlamaya yönelik çalışmalar yapar. İnançlardaki değişim, bireyin davranışlarında, ruh halinde ve bedensel belirtilerinde de değişime neden olur.

Kognitif Terapi’de psikoterapi sürecinin en önemli noktası, terapistin ve danışanın işbirliği içinde olmasıdır. Terapist, danışana ne yapması ya da yapmaması gerektiğini söylemez. Ya da psikoterapi süreci, danışanın kendini anlatıp rahatladığı bir süreç olarak devam etmez. Süreç içerisinde terapist ile danışan birlikte çalışır, notlar tutar ve ilerler. Seansta yapılan çalışmalar ev çalışmaları ile desteklenerek, öğrenilen yeni becerilerin seans dışındaki hayata da aktarılması hedeflenir. Böylelikle danışan, gelecekte karşılaşabileceği sorunlarla mücadele edebilecek gerekli donanımı kazanmış olur. Başka bir deyişle birey, kendi kendisinin terapisti olmayı öğrenir.

Kognitif terapi kognitif modele dayanır, bunu basitçe ifade etmek istersek, olayları algılama biçimimizin bizim duygusal tepkilerimizi etkilediği gerçeği kognitif terapinin ana çıkış noktasıdır. Yani “olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz”. Örneğin bu kitapçığı okurken okuduklarımızı bir değerlendirmeye ve yoruma tabii tutarız. Bu satırları okuyan bir kişinin “çok güzel, tam benim aradığım tedavi türü” diye düşündüğünü varsayalım, bu kişi kendisini mutlu, hevesli hissedecektir. Bir diğer kişinin ise buraya kadar yazılanları okurken aklından “iyi gibi görünüyor, ama ben yapamam, ben de işe yaramaz” şeklinde düşünceler geçmişse bu kişi de kendisini karamsar ve isteksiz hissedecektir. Bu satırları okuyan her insan kendine göre bir değerlendirme ve yorumlama yapar, sonuçta ortaya çıkan duygu ve davranış bundan etkilenir. Yani kişinin duygusal tepkisi doğrudan durumdan (örneğin burada kitapçığı okuma) değil, durumla ilgili düşüncelerinden etkilenir. İnsanlar gerilim, baskı altında oldukları zaman net ve açık düşünemezler ve düşünceleri bir biçimde çarpıklaşmaya başlar. Kognitif terapi kişilerin sıkıntı verici düşüncelerini saptamalarını ve bu düşüncelerin ne kadar gerçekçi olduğunu incelemelerine yardımcı olur. Ardından uygunsuz düşünceleri değiştirmeyi öğrenip içinde bulunulan gerçekliğe uygun düşünülmeye başlandığında kişi kendisini daha iyi hisseder. Sorun çözme ve davranış değişikliği en çok ele alınan konulardır.


Stoacılık

Stoacılık; anın kıymetini bilmek, geçmişe takılmamak, olaylara bakış açımızı değiştirerek, kendimizi tanıyarak ve limitlerimizi bilip bunu kabullenerek mutluluğa erişilebileceği düşüncesi üzerinde yükselen bir yaklaşımdır.

Stoizim için panteist ve materyalist bir anlayışla Antik Yunan döneminin ekollerinden biri denilebilir. Hayatın anlamı, mutluluğa nasıl erişilir, kişinin başkalarıyla ilişkisi ne olmalıdır ya da kişinin dünyada ki yeri nedir gibi sorulara cevap arayan başlıca Stoikler arasında Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius vardır.

Stoacılar metafizik öğretisinde maddeci ve monist bir düşünce yapısındadırlar. Tüm nesnelerin cisimleşmiş olduğunu kabul ederler. Cisimleşmiş olmayan bir nesnenin sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunun kabul etmişlerdir. Maddi olan ve cisimleşmiş olan şey gerçektir. Bunun sebebi ise maddi olan varlığın edilgen unsur olmaya elverişli olmasıdır.
Stoacılar Tanrı konusuna da bu şekilde bir açıklama getirmişlerdir. Onların fikirlerine göre; nesnenin kaynağında, tözün kendi özünden çıkıp yine kendine döndüğü bir ilkesi vardır ve bu evrenin özü; Tanrıdır. Maddeyi hareket ettiren ve o olmadan var olmayan bir güç olarak kabul edilmiştir. Herhangi bir maddeden yapılmamış ya da aynı şekilde madde de ondan şekillenmemiştir.

Stoa Felsefesi çoğu şeyi yaratıcısı ve nedeni olan tanrıya bağlıyordu. Başka bir bakış açısıyla Stoacılar yaşam, hastalık ya da ölüm gibi bütün doğal süreçlere ve tabiat kanunlarına mecburi olarak boyun eğerler, doğaya uygun erdemli bir hayat sürmeye çalışarak kadere inanırlardı. Onlara göre hiçbir şey rastlantı mantığı ile olmazdı; her şey zorunluluktan ve sebepten doğardı ve kaderden şikayet etmek hiçbir işe yaramazdı; çünkü tanrı her zaman için doğru ve haklıydı.
Fizik öğretisi açısından atomist düşünce yapısını reddederek maddesel yapıda ve cisimsel olanları gerçek kabul eden materyalist bir düşünce yapısına sahiptiler. Mantık ilkesi olarak her ne kadar bilgiyi duyular ya da bilinç aracılığı ile elde eden empirik olsalar da bütün tasarımların kaynağının dışsal etkiler yüzünden ruhta oluşan bazı izlenimler olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Ruhun hiç yazılmamış bir kağıt yaprağı gibi olduğunu ve dış alemin izlenimleri ile zaman içinde dolduğunu ve bu şekilde ruhta beliren bazı ideaların kişisel kavramlar haline gelmiş olduğuna inanıyorlardı . Böylece Platon’un tam karşıtı olan, kavrayışa, gerçek bilgi ile sanı arasında yer verip, bilgiyi duyusal algıya ve bir takım izlenimlere dayandırıyorlardı.

Stoacı felsefe odağına “akıl”ı koyar. Onlara göre var olan bütün gerçeklik, aklımızın bize sunduğu biçimiyle bu dünyadır. (Bu anlamıyla dünyayı ‘Doğal Dünya’ olarak adlandırırlar.) Daha yukarıda bir gerçeklik gizlemeyen Doğal Dünya ussal ilkelere tabidir ve akılla kavranabilir. İnsan da Doğal Dünya’nın bir parçasıdır. Onlara göre Tanrı, insanı ve doğayı (yani her şeyi) dolduran ussallık ruhudur. Dolayısıyla Tanrı dünyanın dışında, ondan ayrı değildir; bu dünyadadır ve her yeri kaplar. Bir başka deyişle Tanrı bu dünyanın aklıdır.

Stoiklere göre; ölüm üzerine düşünüp, ölümlü olduğunu, sevdiklerinin öleceğini de hatırlamak gerekir. Böylece hayatı daha doğru yaşayabiliriz. Ayrıca stoikler, ölümden korkmazlar; çünkü ölümün olduğu yerde sen yoksundur. Ancak ölüme nasıl yaklaştığın, zamanını nasıl geçirdiğin fark yaratır onlar için. 


Diyalektik Davranış Terapisi

Linehan tarafından derlenmiş olan Diyalektik Davranış Terapisi (DDT, Dialectical Behavior Therapy) ilk olarak riskli davranışlar gösteren Sınırda Kişilik Bozukluğu olan bireyler için geliştirilmiş, sonraki yıllar duygusal ve ilişkisel boyutlarda süregelen problem yaşayan bir çok grup için (yeme bozukluğu, üniversite öğrencileri gibi) uyarlanmıştır. Diyalektik Davranış Terapisi bireysel terapi, beceri eğitimleri, ve danışmanlık sunan uzmanlardan oluşan konsültasyon grubundan oluşur.

Diyalektik Davranış Terapisi duygu düzenlemesinde ciddi sorunlar yaşayan bireyler için geliştirilmiş ve zamanla birçok psikolojik sorunun tedavisinde tercih edilen bir psikoterapi yaklaşımı olarak yaygınlık kazanmıştır. DBT’de temel amaç, bireylerde duygudurum dalgalanmalarını azaltmak ve zor durumlarla baş etmeleri için gerekli becerileri kazandırmaktır. Bunun yanında, öğrenilen beceriler ve davranış biçimleriyle zor durumlarda sakin ve farkında kalabilmek, duygu regülasyonu, ruhsal ve fiziksel sağlığın güçlenmesi ve nihayetinde yaşama sevinci ve mutluluğun da arttırılması amaçlanmaktadır.

Terapide, bilişsel ve davranışçı yöntemlerle birlikte uygulanan farkındalık temelli yöntemleri önemli bir yer tutmaktadır. DDT’de bireysel terapi ve grup terapisini içeren ve aşamalardan oluşan bir terapi planı uygulanmaktadır. Terapi süresince, “ne” becerileri ve “nasıl” becerileri olarak ayrılan farkındalık becerilerini arttıran pek çok terapötik yöntem kullanılmaktadır. Farkındalık temelli yöntemler, hem meditatif alıştırmalardan hemde günlük yaşamda farkındalık kapasitesini arttıran informel farkındalık alıştırmalarından meydana gelmektedir.

DDT’nin özünde ‘kabul ve değişim sratejileri’nin ustalıklı bir şekilde birleştirilerek kullanılması yatmaktadır. Kabule dayalı stratejilerde Zen prensipleri temel alınmıştır. Zen prensiplerine göre, danışanların kendi davranışlarını, duygu ve düşüncelerini ve çevrelerinde olanları yargılamayan bir tarzda ve değiştirmeye çalışmadan gözlemlemeleri ve tanımlamaları istenir. Değişim stratejileri başlığı altında ise maruz bırakma, edimsel yönetim, sorun çözme, bilişsel yeniden yapılandırma gibi bilişsel-davranış prensiplerini sayabiliriz. DDT terapistleri bu stratejileri hedef davranış hiyerarşisi ve vaka formülasyonunu temel alarak uygulamaktadır. Bu farklı stratejilerin beraber kullanımı ciddi duygu regülasyonu sorunu olan bireylerde özellikle önemlidir. Çünkü bu bireyler kendilerine dayatılan ve kabul içermeyen değişme taleplerini yaşadıkları zorlukları boşa sayan bir yaklaşım olarak görebilir ya da değişim içermeyen kabul yaklaşımlarını amaçlarına ulaşma konusunda yetersiz sayabilir.

Diyalektik Davranış Terapisi en başta kronik olarak intihara meyilli olan ve Borderline (sınır) Kişilik Bozukluğu olan, duygularını düzenleme konusunda çok şiddetli zorluklar yaşayan, bireylerle çalışmak ve bu bireyleri tedavi etmek için geliştirildi. Tedavi geliştirilirken bu bireylerin en temel ortak özellikleri olan yaşadıkları yoğun duyguları düzenleyememeleri, duygularına göre davranmaktan kendilerini alıkoyamamaları ve uzun vadedeki hedeflerine ulaşabilmelerini sağlayacak bir şekilde duygularından bağımsız hareket edememeleri dikkate alindi. Bu bireylerdeki duygu regülasyonu sıkıntısı dürtülerini kontrol etme zorluğuna, ilişkisel problemlere ve benlik saygılarındaki istikrarsızlığa neden olduğu için de Diyalektik Davranış Terapisi ile bu bireylere duygu regülasyonu, sıkıntı (distres) toleransı, farkındalık (mindfulness) ve kişilerarası ilişkilerde etkili olma becerileri öğretilmeye başlandı. Yapılan araştırmalar Diyalektik Davranış Terapisi’nin bu danışan grubunda iyileşmeyi sağlama bakımından ciddi anlamda etkili olduğunu gösterdi. Daha sonra, bir çok psikolojik rahatsızlıktaki asıl problemin duyguların aşırı veya yetersiz kontrolü ve bundan kaynaklanan bilişsel ve davranışsal problemler olduğu anlaşıldığı için Diyalektik Davranış Terapisi öfke kontrol problemi, depresyon, bipolar bozukluk, endişe bozukluğu, yeme bozukluğu, madde kullanımı/bağımlılığı, ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile mücadele eden danışanlarla da kullanılmaya başlandı ve yapılan araştırmalarla bu danışan gruplarında da etkili olduğu kanıtlandı.

Modüler bir terapi yöntemi olan Diyalektik Davranış Terapisi danışana bireysel terapi, danışana grup halinde veya bireysel beceri eğitimi, seanslar arası terapist tarafından danışana telefon koçluğu, ve terapistin Diyalektik Davranış Terapisi konsültasyon takımına katilimi olmak üzere 4 birimden oluşuyor. Yaşanılan zorluk ve sorun alanına ve danışanın ihtiyacına göre bu 4 bileşenden gerekli olanlar uygulanıp gerekli görünmeyenler çıkartılabiliyor. Örneğin, bireysel terapiye ihtiyaç duyan danışanlarla olan tedavi bu 4 birimi de kapsıyorken, bireysel terapiye ihtiyacı olmayan bireylere sadece beceri eğitimi verilebiliyor.


Kabul ve Kararlılık Terapisi

Klinik psikoloji alanında önemli bir etkiye sahip olan, 1950 ve 60’larda popüler hale gelen ilk davranışçılık ekolünün edimsel ve klasik koşullanma vurguları, 1970’lerde Bilişsel Davranışçı Terapi’nin (BDT) işlevsiz düşünceleri daha işlevsel hale getirme vurgusuna doğru evrildi. Üçüncü dalga diyebileceğimiz ‘Acceptance and Commitment Therapy‘ (ACT) yani Kabul ve Kararlılık Terapisi modeli de 1986’dan bu yana yapılan çalışmaların bir sonucu olarak görülüyor. Modelin kurucusu olan Steve Hayes konuyla ilgili ilk kitabını 1999’da yayımladı. Kelly Wilson da kabul ve kararlılık terapisinin ilk mimarları arasında yer alıyor. Modelin temelinde İlişkisel Çerçeve Kuramı ve Uygulamalı Davranış Analizi bulunuyor. En altta yatan temel felsefeye baktığımızdaysa işlevsel bağlamcılığın yer aldığını söyleyebiliriz.

Kabul ve kararlılık terapisi, dil ve insan bilişinin ilişkisel çerçeve kuramına dayalı bilişsel-davranışsal bir psikoterapi türüdür. Bu psikoterapi türü, deneyimsel kaçınma, kognitif füzyon, değerlerin yokluğu ya da kaybı ve bulunulan bölgeden kaynaklı davranışsal katılık ya da etkisizliğin oynadığı rolü ön plana çıkaran psikopatoloji üzerine derinlemesine bir incelemedir

ACT’in felsefi temelinde ise ‘işlevsel bağlamsalcılık’ (functional contextualism) olarak adlandırılan düşünce vardır. Buradan hareketle ACT, organizmaya ait herhangi bir davranışsal unsuru ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olarak tanımlamaz, davranışın içinde bulunduğu bağlama göre bunların değerlendirilmesi gerektiğini söyler ve davranışın işlevinin ne olduğunu inceler.Sağlık ve mutluluğun doğal homeostatik durum olduğunu savunan, karşılaşılan ‘anormal’ durumların hipotetik bozuk parça veya parçaların tespit edilip tamir edilmesiyle düzeltilebileceğini öneren mekanistik yaklaşım, tıbbın diğer alanlarında oldukça başarılı ve tutarlı verilere ulaşabilmiş olsa da davranışsal sorunlarda aynı başarıyı gösterememektedir. İnsanın doğal ve normal halinin mutluluk olduğu varsayımının yanlışlığı dünya çapındaki psikolojik sorunların istatistiklerine bakıldığında anlaşılacaktır. Yaşadığımız sürece acı kaçınılmazdır. Acıyı yok etmeye, azaltmaya ya da kontrol etmeye çalışmak ise yalnızca o acının yeni acılar beraberliğinde bizi daha fazla ziyaret etmesine yol açacaktır. ACT normal bir zihnin işleyişinin acıya yol açabildiğini iddia eder. Dışarıdan gelen bir tehlikeden kaçmak, onu yok etmeye çalışmak çoğu zaman işe yarayan bir strateji iken, aynı strateji olumsuz içsel yaşantılarımız (duygu, düşünce, anı ve hisler) için kullanıldığında işe yaramaz hale gelecektir. Yani konu olumsuz içsel yaşantılarımız olduğunda esas sorun o yaşantılar değil, onları kontrol etme çabamızdır. Bu bakış açısıyla ACT, olumsuz içsel yaşantıları düzeltmeye, tamir etmeye çalışmaz; onlarla içtenlikle temas etmeyi ve verdikleri rahatsızlıkla beraber hayatımızda onlara yer açmayı vurgular.

Kabul ve kararlılık terapisinde altı temel süreç kullanılır. Bunlar: Anda olma (şimdi ve burada ol), ayrışma (düşünceni izle), kabul etme (açık ol), bağlamsal benlik (saf farkındalık), değerler (sizin için değerli/önemli olan nedir?) ve değerlere yönelik eylemlerdir (gerekenin yapılması). Bu süreçler kabul ve kararlılık terapisinin altı-yüzlü elmas metaforunu temsil eder. Bu aynı zamanda psikolojik esnekliğe giden yoldur. Psikolojik esneklik ise “anda bulunma, açık olma ve gereğini yapma” becerisidir. Zaten bu terapi modelinin asıl amacı da psikolojik esnekliği artırmak. Depresyon, stres, kaygı, kronik ağrı, madde kullanımı, kanserde psikolojik destek, kilo kontrolü, sigara bırakma gibi birçok alanda bireysel ve grup çalışmalarında etkilidir.

Danışanların duygu ve düşüncelerini ‘iyi/kötü‘, ‘normal/anormal‘, ‘doğru/yanlış‘ gibi kategorilere ayırmadan oldukları gibi kabul edip değerlerine yönelik davranışlar seçebilmelerine yardımcı olduğundan kabul ve kararlılık terapisi, tek başına bir kişisel gelişim ve/veya koçluk yaklaşımı olarak da kullanılabilir.


Merhamet Odaklı Terapi

Paul Gilbert ve arkadaşları Merhamet Odaklı Terapi olarak adlandırılan kendine merhameti artırmak için dizayn edilmiş genel terapötik bir yaklaşım geliştirdiler. Gilbert ve Proctor (2009), terapi alan hastaların genellikle uyumsuz düşünce kalıplarını tanımlayabildiklerini (“Ben sevilmez biriyim), ve alternatif kendilik durumları oluşturabildiklerini (“Bazı insanların beni sevdiklerinden eminim”) ancak duygusal olarak bu süreci güvenilir bulmadıklarını ifade etmişlerdir (Neff & Germer, 2012). Bunda dolayı Merhamet Odaklı Terapi’nin (MOT) amacı, terapötik süreç içerisinde hastalara samimiyet duygusunu ve kendilerine yönelik duygusal tepkilerini geliştirmektir. CFT, görselleştirme, dil yoluyla kendine iyiliği geliştirme gibi çeşitli egzersizler aracılığıyla ve kendine merhametli davranışlar ve alışkanlıklar yoluyla bunu gerçekleştirir. MOT, yeme bozukluklarında, bipolar bozukluklarda, depresyonda, utançta ve diğer psikolojik koşullarda günümüzde kullanılmaktadır. MOT, klinik hastalar için dizayn edilmiş bir yaklaşımdır ancak psikolojik rahatlamayı artıran müdahaleler hem klinik hem de klinik olmayan popülasyonlarda gelişmekte olan bir değerdedir. Terapötik müdahalenin bir parçası olarak merhamet, ileri araştırma gerektiren önemli bir yenilik olarak görülmektedir. MOT’un, bireylerin kendileriyle yakın ilişki geliştiremediklerini anlamaya çalışması 20 yıldır devam etmektedir. İlk olarak insanlardaki sıcaklık, destek ve yardım duyguları stresle baş etme süreçlerinde kullanılmaya başlandı ve bu noktada merhametli içses geliştirme ve merhamet yazıları kullanılarak yardım sürecine dahil edildi.

Merhamet odaklı terapi temelli 3 egzersiz

Merhamet kavramı felsefenin veya dinin ötesine geçer. Bazen en sıradan kelimelerin gerçekten ne kadar aşkın olduğunu anlayamayız. “Merhamet” kelimesi, kendimize yardım etmemize ve daha saygılı ve insani bir dünya inşa etmemize yardımcı olan bir yaşam kalitesini temsil eder.

Psikolog Paul Gilbert çok çeşitli teknikler önermiştir. Bu ilginç önerileri tamamen davranışsal stratejilerden bilişsel ve anlatımsal stratejilerle Gestalt terapisi ve farkındalığa kadar uzanır. Gelin şimdi, şefkat odaklı terapiye dayalı bazı egzersizleri öğrenelim.

  1. Kendiniz için güvenli bir alan yaratma

Merhamet odaklı terapi, şefkat ve merhamet konusunda çok önemli bir şey öğretir. Kendinizle başlayıp yola buradan devam etmelisiniz. Kendisine karşı şefkati olmayan bir kişi başkalarına karşı da şefkat ve merhamet gösteremez. Sonuç olarak, sadece kendini sevmeyi öğrenmek değil, kendini gerçekten sevmeyi öğrenmek de önemlidir. Bu, belirli güçler geliştirmeyi, ihtiyaçlarınızı ve korkularınızı sezmeyi, acılarınızla uğraşmayı ve rahatsız edici düşünceleri durdurmayı içerir. Bunu yapmak için görselleştirmeyle işe başlayabilirsiniz. Amaç kendiniz için güvenli bir alan yaratmaktır. Sığınak bulabileceğiniz ve huzur bulabileceğiniz bir zihinsel alan yaratın. Orada kendinize iyi bakabilir ve daha iyi kararlar alabilirsiniz.

Bu yöntem bir cam evde olduğunuzu hayal etmenize yardımcı olabilir. Her şeyi aydınlatan sakin bir deniz ve yumuşak bir ışıkla çevrilisiniz. Her köşede uyum ve ahenk var. Huzurla çevrilisiniz. Bu cam evin içi, kendinizi güvende hissettiğiniz sıcak bir yerdir. Bu zihinsel sığınakta her gün yarım saat ya da ihtiyaç duyduğunuz kadar zaman harcayabilirsiniz. Burada kendinizle dürüstçe konuşabilirsiniz. Dış sesleri ve korkularınızı kapıda bırakın ve içeri girin.

  1. Şefkatli benliği geliştirme

Şefkatli benliğinizi geliştirmek, merhamet odaklı terapi egzersizlerinin en önemlilerinden biridir. Bu özel görev, belirli bir anahtar fikre odaklanmayı gerektirir.Öncelikle, duygularınız, ihtiyaçlarınız ve acılarınızdan haberdar olun.

  1. Merhamet akışını canlandırma

Merhamet odaklı terapide önemli bir beceri de merhamet akışını canlandırmaktır. Bu ne anlama geliyor? Temel olarak, kendiniz için geliştirdiğiniz merhametin başkalarına akmasına izin vermek anlamına gelir. Bu alıştırmayı birçok farklı şekilde yapabilirsiniz. Ama en önemli şey, başkalarının esenliğini geliştirmek için gerçek bir arzu duyarak hareket etmektir. Diğer kişiyi nezaket ve saygıyla kucaklamak zorundasınız. İnsanlar hakkında olumlu ve umutlu bir şekilde düşünün.

Sonuç olarak, şefkat odaklı terapi sadece hüsnükuruntudan ibaret değildir. Esasen, reddedilmez bir bilimsel gerçeğe dayanmaktadır: Merhamet iyileştirir ve içimizde ve başkalarında bir değişim yaratır. Merhamet, korku ve anksiyeteyi dindirebilen bir yaşam gücüdür. Gelin bu gücü uygulamaya dökelim. Merhameti hayatımızın kasıtlı bir parçası kılalım.


Farkındalık Temelli Bilişsel Terapi

Bilinçli farkındalık yaşadığımız anda kendimizde ve etrafımızda gerçekleşenleri oldukları gibi fark etmek; zihnimizden geçen düşünceleri, yaşadığımız duyguları, vücudumuzdaki hisleri oldukları gibi algılamak ve gerçekleşenleri isimlendirmeden ve yargılamadan an be an onlarla kalabilmek, bununla birlikte dalgın ya da dikkati dağılmış olmamaktır

Farkındalık Temelli Bilişsel Terapi Segal, Williams, ve Teasdale tarafından daha çok depresif nüksleri önlemek amacıyla geliştirilmiş bir Farkındalık Terapisidir (2002).  Danışanlara düşüncelerini gözlemlemeyi öğretir ve MBSR’nin (bilinçlilik temelli stres azaltma) bilişsel terapi ve depresyon için kullanılan bir uygulamasıdır.  Amacı farkındalık eğitimi ile bilinçliliğin geliştirilmesidir.

Farkındalık uygulamaları ile bilişsel-davranışçı terapiler, düşünce ve algıları duygu ve davranışlara yönlendirme konusunda benzer bir bakış açısına sahip oldukları için farkındalık temelli uygulamalar pek çok bilişsel-davranışçı terapi yöntemini kullanmaktadır (Miller, Fletcher, Kabat-Zinn, 1995; Çatak ve Ögel 2010). Her iki yaklaşım da bireylerin fonksiyonel olmayan düşünce ve davranışlarının fonksiyonel olanlarla değiştirebileceğini savunmakta ve düşünce kalıplarını değiştirerek sonuç elde etmek için çalışmaktadır (Körükçü ve Kukulu, 2015).

Bilinçli farkındalıktaki temel tutumlar

  1. Yargılayıcı olmama:
  • Yaşantılarımızla ilgili çok sayıda genelleştirilmiş yargılarımız vardır.
  • Hemen hemen her gördüğümüz şey için bir etiketimiz ve sınıflandırmamız vardır: “iyi” “kötü”, “nötr”
  • Tüm bu yargılar zihnimizin bir şeyleri sevmek ve sevmemekle fazlasıyla meşgul olmasına neden olur.
  • Sevmediğimiz şeylerden kaçınır ve onları göz ardı ederiz ve sevdiğimiz şeylere yöneliriz, oysaki yaşamda olumlu, olumsuz veya nötr her şey geçicidir.
  • Yaşamlarımızda stresi kontrol altına almak için etkin bir yol; yapmamız gereken ilk şey bu otomatik yargıların farkında olmaktır.
  1. Sabır
  • Sabır her şeyin bir vakti olduğunu kabul etmek ve anlamaktır.
  • Bazı zamanları daha iyi zamanlara tercih etmememiz gereklidir.
  • Sabırlı olmak her bir ana açık olmak, onu olduğu gibi kabul etmek ve her şeyin bir zamanı olduğunu bilmektir.
  1. Acemi zihni
  • Şu anın zenginliği aynı zamanda yaşamın kendi zenginliğidir.
  • «Her şeyi ilk defa oluyormuş gibi» görmeye istekli olmak
  • Çünkü hiçbir an bir diğeriyle aynı değildir. Her bir an biriciktir.
  1. Güven
  • Kendinize ve hislerinize temel bir güven duygusu geliştirmek meditasyon eğitiminin önemli bir özelliğidir.
  • Bazen kişi kendisinden daha gelişmiş ve daha bilge olduğunu düşünerek onu taklit eder ve o ne derse sorgulamadan yapar.
  • Kendi dışınızda biri olmanız mümkün değildir, sizin tek umudunuz tamamıyla kendiniz olmak olmalıdır.
  1. Hırslanmamak
  • Hemen hemen yaptığımız her şeyi bir amaç uğruna, bir şeyleri elde etmek veya bir yerlere gelmek için yaparız.
  • Meditasyon insanların yaptığı tüm aktivitelerden farklıdır.
  • Çok çalışma ve enerji gerektirmesine rağmen aslında meditasyon hiçbir şey yapmamadır.
  1. Hırslanmamak
  • Meditasyon yaparken “rahatlayacağım, aydınlanacağım, acımı kontrol edeceğim veya daha iyi bir insan olacağım” demek zihninize nasıl olmanız gerektiği ile ilgili bir düşünce getirir.
  • Eğer gerginsen o halde sadece gerginliğe dikkatini ver.
  • Eğer kendini eleştiriyorsan yargılayan zihnin meşguliyetini gözlemle.
  • Sadece izle.
  • Biz bu şekilde basitçe şu anda yaşamakta olduğumuz her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz.
  1. Kabul
  • Bilinçli farkındalık şu anda var olan yaşantıların kabullenilerek farkında olunmasıdır.
  • Duygularımız iyi de olsa, rahatsız edici de hoş karşılanmalı, kabullenilmeli ve onlara kesinlikle eşit davranılmalıdır; her iki duygu da bizimdir.
  • Endişemize, üzüntümüze, nefretimize ve tutkumuza nazikçe ve saygıyla yaklaşmak; ona karşı direnmemek
  • Onun doğasını anlayarak bu duygularla dayanışma içinde olmamız gerekir.
  1. Oluruna Bırakmak
  • İçsel yaşantılarımıza dikkatimizi verdiğimizde, zihnin tutunmak istediği belli düşünceler, duygular ve durumlar olduğunu keşfederiz.
  • Benzer şekilde kurtulmaya, önlemeye veya kendimizi korumaya çalıştığımız birçok düşünce, duygu ve durum var.
  • Meditasyon uygulamalarında bazı yaşantılarımızı yüceltirken diğerlerini kabul etmeme eğilimimizi bir kenara koyar, bunun yerine onu olduğu gibi yaşar ve onu an be an gözlemleyebilmek için alıştırmalar yaparız.
  • Zihnimize geçmiş ve gelecekle ilgili düşünceler geldiğinde, onları serbest bırakır ve sadece izleriz.

Bilinçli farkındalık kavramı, bir yandan bilinçli farkındalık egzersizleri sırasında deneyimlenen durumsal bir yaşantı olarak (state) kavramlaştırılırken, diğer yandan da geliştirilebilen bir beceri, hatta farkında olunmadan edinilmiş bir kişilik özelliği (trait) olarak da değerlendirilmektedir.


Şema Terapi

Jeffrey Young tarafından geliştirilmiş olan Şema Terapi modeli, erken dönem yaşantıların, yetişkinlik dönemindeki yansımalarının keşfine ve değişimine odaklıdır. Değişime dirençli zor vakalar ya da  kişilik bozuklukları alanı hedefiyle yola çıkan yaklaşım, zamanla diğer psikolojik sorun alanlarında, bireysel, grup ve çift terapileri gibi farklı sorunlarda da uygulanmaya başlamıştır.  Son on yıldır sürdürülen araştırmalar, yaklaşımın etkililiğine yönelik dikkate değer kanıtlar sunmaya başlamıştır.

Şemalar, yaşamın erken yıllarında oluşan düşünce, duygu ve davranış kalıplarıdır. Şemalar zamanla katı, değişmez, koşulsuz kabul edilen değerlendirmeler haline gelirler. Bu özellikleri sayesinde şemalar gittikçe güçlenir, değiştirilmeleri daha zor hale gelirler. Şemalar, bize gelen bilgiyi değerlendirmeye soktuğumuz filtre, süzgeç olarak işlev görürler. Olayları, durumları sahip olduğumuz şemalara göre değerlendirir ve kararlarımızı şemalara göre veririz. Bu da çoğunlukla bilgileri çarpıtmamıza, bozmamıza sebep olur.

Şema terapi, Jeffrey Young tarafından Bilişsel-Davranışçı Terapi yaklaşımı içerisinde kendine has bir okul olarak geliştirilmiştir. Şema terapinin tanımı şöyle yapılabilir:

Şema terapi, değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik rahatsızlıklar (borderline kişilik bozukluğu gibi) için tasarlanmış, bilişsel, davranışçı, kişiler-arası ve yaşantısal teknikleri birleştiren, bütünleştirici bir teori ve terapi yaklaşımıdır.

Şema Terapi Açısından Psikolojik Problemlerin Oluşumu

Şema terapide uyumsuz şemaların, temel ihtiyaçların giderilememesiyle ortaya çıktığı düşünülür. Şemalar, çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların giderilememesiyle ortaya çıktığı gibi, yetişkinlik döneminde de temel ihtiyaçların giderilememesine sebep olurlar. Şemaların oluşumuna etki eden temel ihtiyaçlar şunlardır:

Diğerlerine Güvenli Bağlanma (güvenlik, stabilite, bakım, kabul içeren yaklaşımlar)

Hareket Özgürlüğü, Yeterlilik Ve Olumlu Kimlik Algısı

Gereksinim Ve Duygularını İfade Özgürlüğü

Kendiliğindenlik Ve Oyun

Gerçekçi Limitler Ve Öz Denetim

Bu temel ihtiyaçlar, insanda var olan “öz”ün ortaya çıkartılabilmesi ve insanın “kendini gerçekleştirmesi” için giderilmeye gereksinim duyarlar. Giderilemeyen her temel ihtiyaç kendine has problem alanları/şema alanları oluşturur. Şemalar 3 temel yolla oluşabilirler:

İhtiyaçların Zedeleyici Seviyede Engellenmesi: Her insan, insan olması dolayısıyla bazı olumlu yaşantılardan mahrum kalabilir. Normalde insanlar, giderilemeyen ihtiyaçlarını tölere edebilir, hayatını normal şekilde idame ettirebilirler. Ancak en temel insani ihtiyaçlarımız bazen altından kalkamayacağımız derecede engellenebilir. Burada genelde etken olan insanlar, ebeveynimiz ya da bize bakım sağlayan insanlardır.

Darbelenme, Kurbanlaştırılma, Kötü Davranım: Hayatta başımıza gelecek ve kendi bütünlüğümüzü bozabilecek her türlü darbe bu gruba girebilir. İnsanlardan ya da doğadan kaynaklanabilir bu darbeler. Taciz, deprem vb.

İyi Şeylerin Aşırı Verilmesi: Özgürlük kadar sınırlar da insani gelişimde gereklidir. Rollo May bu durumu, nehir aforizmasıyla ifade eder. Bir nehrin oluşabilmesi için su kadar sınırlara da ihtiyaç vardır ona göre.

Şema oluşumunda, seçici içselleştirme, özdeşleşme, mizaç ve kültürel öğeler de etkin rol oynar.

Şema terapinin temel amacı, danışanların mevcut problemlerinin kökeninde yatan şemalarını tespit etmek ve bunları değiştirerek temel ihtiyaçlarına (sevgi-bağlanma, hareket özgürlüğü, eğlenebilme, kendini ifade edebilme ve gerçekçi limitler oluşturma) sağlıklı yollarla ulaşmasına yardım etmektir.


Pozitif Psikoloji

Pozitif psikoloji hareketi, insan işleyişinin ve davranışlarının patolojik ve negatif yönleri ile meşgul olan psikolojiye bir tepki olarak ortaya çıkmıştır (Luthans, 2002a, s. 58). Ünlü psikolog Martin Seligman liderliğinde araştırma odaklı pozitif psikologlardan oluşan bir grup, pozitif psikolojinin amacının, insanlarda neyin yanlış olduğunu değil, neyin doğru olduğunu vurgulamak, güçlü yönlere odaklanmak (zayıf yönlerin aksine), dayanıklılık (zayıflığın/kırılganlığın aksine), sağlıklı, refah, iyi bir hayatın iyileştirilmesi ve geliştirilmesi ile ilgilenmek olduğunu ifade etmişlerdir (Luthans, 2002b, s. 697).

Geleneksel psikoloji anlayışı ve modern anlayışta psikoloji, kişinin olumsuz ve güçsüz yanlarına odaklanarak çözme eğiliminde olan bir bilim dalı olarak bilinir. Bu şekilde temellenen yaklaşımlar sorun odaklı yaklaşımlar olup; bireyi, ‘anormal’ diye tabir edilen durumlardan çıkarıp ‘normal’ olarak adlandırılan durumlara ulaştırmayı amaçlamaktadır. Burada göz ardı edilmemesi gereken nokta, psikolojinin sadece ‘anormal’ durumlarda müdahale eden ve bunları çözüme kavuşturmaya çalışan bir bilim olarak algılanmasıdır.

Pozitif psikoloji, medikal modeli ve sorun çözme odaklı yaklaşımı temel alan klinik psikolojiyi reddetmez ve gerekli olduğunu kabul eder. Fakat psikolojinin tek taraflı olarak bu alana eğilmesini eleştirir. Olumsuza odaklanıldığı kadar olumlu olana da odaklanılması gerektiğini söyler (Gable ve Haidt, 2005). İnsanları eksi düzeyden artı düzeye taşıyan klinik psikoloji insanlığa büyük katkılar sunmasına rağmen, daha değerli ve yaşanabilir hayat için yeterli önerilerde bulunamamıştır (Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000). Bu sebeple de pozitif psikolojiye ihtiyaç duyulmuştur.

Pozitif psikoloji, geleneksel psikoloji anlayışının normal insanları ihmal ettiğini belirten, psikolojinin ‘normal’ insanlara ve güçlü yönlerine de en az patoloji durumlarında gösterdiği önemi göstermesi gerektiğini söyleyen, psikoloji bulgularının insanları, nasıl daha normal, daha mutlu ve daha iyi olabileceklerini öğretmek için uygulanması gerektiğini vurgulayan ve ilk kez 1999 da Martin E.P. Seligman tarafından öne sürülen psikoloji yaklaşımıdır. Pozitif psikoloji, bozuk olanı tamir etmek kadar, en iyiyi oluşturmayı; hastalıkların iyileştirilmesi kadar, sağlıklı insanların yaşamlarını daha tatminkar hâle getirmeyi hedeflemektedir. Seligman, pozitif psikolojinin 3 amacının olması gerektiğini belirtmiştir.

Bunlar;

1- Psikolojinin insanların zayıf taraflarıyla olduğu kadar güçlü taraflarıyla da ilgilenmesi gerektiği,

2- Psikolojinin insanların hasarlı yanlarını iyileştirmeye çalıştığı kadar aynı zamanda güçlü yanlarıyla da ilgilenmesi gerektiği,

3- Psikolojinin hayatta iyi şeylerle ilgilenmesi gerektiği ve ‘normal’ insanların hayatlarını tatmin olacakları hâle getirmeye çalışması gerektiği, aynı zamanda deha ve yüksek yetenekleri geliştirmeyide hedeflemesi gerektiğidir.

Pozitif psikoloji insanların karakter güçlerine odaklanır ve bunları geliştirmeyi hedefler. Karakter güçleri ve pozitif tecrübeler, yaşam doyumu için pozitif psikolojinin temel endişeleri olarak yer almaktadır.

Seligman ve Csikszentmihalyi’ye göre (2000), pozitif psikoloji yaklaşımı üç önemli alanda araştırmalar yapmaktadır:

  1. a) Bireylerin pozitif deneyimlerinin neler olduğu üzerinde çalışmak,
  2. b) Bireylerin pozitif özelliklerinin neler olduğu üzerinde çalışmak,
  3. c) Pozitif kurumlar üzerinde çalışmak.

Bireylerin pozitif deneyimlerinin içeriğini; bireylerin geçmiş yaşantılarından doyum almaları, geçmişe yönelik iyi oluş düzeylerinin olumlu olması; geleceğe yönelik olarak bireylerin iyimser ve umut içerisinde olmaları; içinde bulundukları an itibariyle mutluluk duygusunu hissetmeleri oluşturmaktadır. Pozitif özelliklerin içeriğini; sevgi, cesaret, affetme, kendi öznel yanını ortaya koyma ve özgeci davranma gibi özellikler oluşturmaktadır. Pozitif kurumların içeriğini; bireylere ve topluma yarar sağlayan kurumlar oluşturmak ve bu kurumları geliştirmek gibi faktörler oluşturmaktadır. Bu boyutta; iyi vatandaş olma, sorumluluk, özgecilik, sivilleşme, modernleşme, tolerans ve çalışma etiği gibi konular önemlidir (Akın-Little ve Little, 2004; Seligman, 2002; Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000; Seligman, Steen, Park ve Peterson, 2005).


Bireysel Psikoloji

Psikodinamik kuramlar içerisinde yer alan Alfred Adler kuramının terapistler ve diğer insanlar için rehber niteliği taşıyabilmesi açısından daha yalın bir kullanarak Freud ve Jung’dan ayrılmıştır. Adler, insanın ne tür özelliklere dünyaya gelişini bir kenara koyup; bu özelliklerle ne yaptığına odaklanmasıyla Bireysel Psikoloji yaklaşımının öncüsü olmuştur. Bu yaklaşımıyla da, hümanistik yaklaşımlara öncülük etmiştir demek yanlış olmaz.

Bireysel psikolojinin amacı, bireyin topluma uyumunu sağlamaktır. Buradaki bireysellik ise kelime anlamının dışında kişiliğin bölünmez ve biricik oluşunu ifade eder. Elbette ki bu söylemler sosyalliğin önemsiz olduğunu ifade etmemektedir. En temelde amaçlanan şey zaten bireyin toplumla kaynaşıp ‘birey’ niteliği kazanmasıdır. Bu doğrultuda da diğer psikoloji sistemleri bireysel ve sosyal psikoloji arasında ayrım yaparken, Adler böyle bir ayrıma gitmemektedir. Adler, bireysel psikoloji yaklaşımında çok fazla soyut kavrama yer vermemektedir. Yazılarında anlaşılır bir dil kullanarak; kişinin sorunları çözme yöntemleri, çocuk yetiştirme, iletişim, yaşam kalitesinin arttırılması gibi konulara yer vermiştir.

Adler bir insanı anlamak için onu bütün olarak incelemenin önemli olduğunu söyler. İnsan davranışları bir amaç doğrultusunda gerçekleşir. Birey hedeflerine göre yaşam tarzını belirler. Adler’e göre bireysel psikolojinin temel amacı bireyin toplumsal uyumudur. Ancak Adler’in kuramında yer alan bireysel vurgusu çoğunlukla yanlış anlaşılır. Adler “bireysel” sözcüğü ile kişiliğin biricikliğini ve bölünmezliğini vurgular. Kişiliğin, yaşamın ilk 5 yılında oluştuğunu savunur. Aynı zamanda çocuk cinselliği fikrine de katılır fakat Adler’e göre bu, üstünlük çabasının farklılaşmış bir şeklidir. Gelişim dönemlerini ise reddeder. Adler daha çok sosyal ilgi, aşağılık veya üstünlük kompleksi gibi kavramların üzerinde durmuştur.

Adler’e göre daha önce de denildiği gibi birey dünyaya yetersizlik duygularıyla gelir. Ve bundan kurtulma süreci ise üstünlük çabasını doğurur. Yani aslında üstünlük çabasının kaynağı, yetersizlik duygularıdır.

Adler’e göre, her bireyin ana itici gücü iradedir. Ancak, bu sürücü engellendiğinde, aşağılık kompleksi dediği zaman ortaya çıkıyor. Bu, deneyimler ve çevreden türeyen bir yetersizlik ya da yetmeme hissidir. Bu durumu telafi etmek için, birey bir “üstünlük kompleksi” geliştirir. Bu, orantısız olarak yüksek algılama ve kendini duyma duygusunu içerir. Bu durumlarda, dengeleme süreci iki mevcut seçeneğe yol açar. Birincisi, birey yeni potansiyel geliştirerek onun aşağılık duygusunu telafi eder. Diğeri, kişinin aşağılık duygusu ile tuzağa düşmesi ve sağlıksız bir üstünlük kompleksi geliştirmesidir. Bu onları sinizm, hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve hatta suç haline getirir.

Psikanaliz, bireyin dürtüleri ile toplum arasında bir savaş içerisinde olduğunu öne sürerken;  bireysel psikoloji, bireyin diğer insanlarla iletişim kurmak için doğuştan bir potansiyel barındırdığını savunur. Bu olguya ise sosyal ilgi denir. Çeviride farklı anlamlar ortaya çıkmasıyla beraber özünde sosyal ilginin, toplumsal duygu şeklinde ifade edilmesi mümkündür. Freud’un süperego olarak adlandırdığı yapının, bireysel psikoloji içerisindeki yansıması; bireyin sosyal çevre içerisindeki konumuna önem vermesi olarak adlandırılabilir. Sosyal ilgi kavramıyla bireyin sosyal bir varlık olduğunu dile getiren Adler, bireyi anlamak isteyen bir kişinin; bireyin sosyokültürel çevredeki ilişkilerini de incelemesi gerektiğini savunur.

Bireysel psikoloji sosyal ilginin, kişinin ruh sağlığını değerlendirmeye yarayan bir ölçüt olduğunu ileri sürmüştür. Bu yüzden Adler’e göre sağlıklı kişilik gelişimi için ihtiyaç duyulan ne süperegodur ne de kollektif bilinçdışıdır. Asıl ihtiyaç duyulan şey sosyal ilgidir ve insanın evrensel manada değerlendirilmesinde kullanılabilecek tek kriterdir. Bu doğrultuda da insan yaşamının değerinin başkalarının hayatına kattıklarıyla ölçülebileceği savunulur.


Morita Terapisi

Tokyo Jikei Üniversitesi Psikiyatri Bölüm Başkanı Dr. Shoma Morita tarafından geliştirilmiş tedavi modeli Morita olarak adlandırılıyor. Morita’nın temelinde; duyguların değiştirilemez doğal süreçler olduğu fikri yatıyor. Duyguları bastırmaya veya değiştirmeye çalışmak, onların daha fazla derinleşmesine yol açıyor. Giderek yaşamdan kopuluyor ve sorumlulukların yerine getirilmemesi ile her şey iyice çıkmaza giriyor. Morita ise bu tabloyu tersine çevirmenin bir yolu.

Dr. Morita, karakteri belirleyenin duygular değil, davranışlar olduğunu belirtiyor. Morita terapisinde ilk adım da duygularımızın farkına varmak ve bu duygulara yol açan koşulların değiştirilebilir olup olmadığını anlamaktan geçiyor. Değiştirilebilir koşulları değiştirip, değiştirilemeyecek olanları kabul etmek gerekiyor. Bu durum ancak, yüksek bir odaklanma ve farkındalıkla mümkün oluyor. Morita terapisi, kişiyi en hızlı biçimde kendi kısır dünyasından çıkarıp, dünyada sorumluluk almaya çağırıyor. Örneğin, bir yakınınızı kaybettiğinizde, kendinizi bırakıp da acı denizinde boğulmaktansa, en kısa sürede sorumluluklarınıza sahip çıkmanız, kederle başa çıkmanızın yapıcı bir yolu olacaktır. Morita terapisi, ölümün değişmeyecek bir gerçek; acı, matem duygularınınsa kaçınılmaz olduğunu kabul etmenizi ve onların arkasına saklanmadan sorumluluklarınızı yerine getirmenizi öğütlüyor.

Morita terapisinin temel prensipleri

  1. Duygularınızı kabul edin.Obsesif düşüncelerimiz varsa onları kontrol etmeye ya da onlardan kurtulmaya çalışmamalıyız. Aksi takdirde daha yoğun hale gelirler. Duygularımızı biz yaratmalıyız, onlar bize gelirler ve onları kabul etmek zorundayız. İşin püf noktası onları hoş karşılamaktır.
  2. Yapmanız gerekeni yapın.Semptomları ortadan kaldırmaya odaklanmamalıyız, çünkü tedavi kendi başına gerçekleşir. Bunun yerine ana odaklanmalıyız. Bilhassa durumu mantık çerçevesinde irdelemekten uzak durmalıyız. Terapistin misyonu hastanın karakterini geliştirmektir. Böylece herhangi bir durumla yüzleşebilir. Yaptığımız şeyler karakterimizin temelini oluşturur.
  3. Hayatınızın amacını keşfedin.Duygularımızı kontrol edemeyiz ama eylemlerimizin sorumluluğunu alabiliriz. Bu yüzden amacımızla ilgili net bir algımız olmalı ve her zaman Morita’nın mantrasını akılda tutmalıyız: “Şu anda ne yapmaya ihtiyacım var? Hangi eyleme geçmeliyim?

Morita Terapisinin Dört Aşaması

Morita’nın orijinal tedavisi, on beş gün ile yirmi bir gün sürer ve aşağıdaki aşamalardan oluşur:

  1. Tecrit ve dinlenme ( beş ile yedi gün). Tedavinin ilk haftasında, hasta herhangi bir dış uyaran olmadan bir odada dinlenir. Televizyon, kitap, aile, arkadaş ya da konuşmak yasaktır. Hastanın sahip olduğu tek şey düşünceleridir. Günün çoğunu yatarak geçirir ve mümkün olduğunca onunla etkileşim kurmaktan kaçınan terapist tarafından düzenli olarak ziyaret edilir. Terapist ise sadece duygularının iniş çıkışlarını gözlemlemeye devam etmesini tavsiye eder.
  2. Işık ergoterapisi (beş ile yedi gün).Bu aşamada, hasta sessizlik içinde rutin işler yapar. Bunlardan biri düşünceleri ve hisleriyle ilgili günlük tutmaktır. Hasta içeri kapandığı haftadan sonra dışarı çıkar, doğada yürüyüş ve nefes egzersizleri yapar. Bu aşamada hastanın terapisti dışında biriyle konuşması hala yasaktır.
  3. Ergoterapi (beş ile yedi gün).Bu aşamada hastanın fiziksel hareket gerektiren işler yapması gerekir. Doktor Morita hastalarını odun kesmeye dağlara götürmeyi sever. Hasta, fiziksel etkinliklere ek olarak yazı yazma, boyama veya seramik yapma gibi diğer etkinliklere de dahil edilir.
  4. Sosyal yaşama ve ‘gerçek’ dünyaya geri dönme.Hasta hastaneden ayrılır ve sosyal yaşama yeniden kazandırılır. Ama tedavi süresince geliştirilen uğraşlarıyla ilgili meditasyon uygulamaları ve ergoterapi sürdürülür. Hedef, bir amaç duyusuyla ve sosyal ya da duygusal baskılarla kontrol edilmeden yeni bir kişi olarak topluma tekrar girmektir.

Logoterapi

Logoterapi, Yunancada ‘anlam’ anlamına gelen logos ve terapi sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmektedir. Logoterapi, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsayar. Logoterapi’nin kurucusu Viktor Emil Frankl, insanın düşünebileceği en kötü koşullara bile direnerek ve mücadele ederek, göğüs gerebileceğini söyler. Ancak kişinin hayata asılması için, yaşamı ve ölümü anlamlı kılacak bir nedeni, uğruna yaşayacak bir şeyi olması gerekir. Yaşamlarında anlamsızlık duygusu ağır basan bireyler, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksun kalarak, iç dünyalarında oluşan boşluk duygusuna,yani varoluşsal boşluğa yakalanmışlardır. İşte bu noktada, Logoterapistin rolü, danışanın yaşamda bir anlam ve bir amaç bulmasına, ya da, var olan anlam spektrumunu bilinçli ve görünür hale getirmesine yardımcı olmaktır.

Logoterapi, acı veren insani çatışmaların üstesinden gelmek için bulunan bir yöntemdir. Zorlu, acı veren durumlarda anlam bulmamızı sağlar. Böylece bu tür durumlar gelişmemiz, büyümemiz için fırsat haline gelir. Bu yöntem hayatta başımıza gelen her şeyde bir anlam bulmamızı sağlar ve eksiksiz bir hayat yaşamayı mümkün kılar. Logoterapi kelimesindeki logo “anlam” demektir. İnsanların her zaman aradığı şey. Bu yüzden logoterapi “anlam” yoluyla terapi demektir.

Hayata iyimserlik ve pozitif yaklaşım katar. Kendine güveni arttırır ve kişiler arası ilişkileri geliştirir. Zorluklarla mücadele etmek ve hatta onlardan kurtulmak için direnç ve güven inşa eder. Gelişim için yeni ihtimalleri ve fırsatları görmelerini sağlar. Danışanı ve uygulayıcıyı yeniden tazeleyerek biyopsikososyal etkenler üzerindeki geleneksel bakış açısından öteye, anlam ve değerlerin boyutuna doğru götürür. Danışanların bir olaya verilecek en yapıcı cevabı tanımalarına yardım eder. Onlara güçsüz olmadıklarını, fakat özgürlüğe ve sorunların üstesinden gelme gücüne sahip olduklarını ve bunun oldukça tatmin edici ve anlamlı bir hayata neden olacağını öğretir.

Logoterapinin üç temel prensibi veya üç dayanak noktası şöyle sıralanır:

  • İrade özgürlüğü
  • Anlam isteği
  • Hayat algısı

İrade özgürlüğü

İrade özgürlüğü “kendinden uzaklaşma” olarak bilinen insana özgü bir yeti aracılığıyla ortaya çıkar. Bir kişinin kendini görme, kabullenme, regüle etme ve hayal etme imkanıdır. Frankl’ın öğretilerine göre bize 3 etki kaynağından özgürlük verir:

  • İçgüdüler
  • Kalıtımla geçen özellikler
  • Çevre

İnsan, bu üç kaynağın her birine sahiptir ancak bizi “belirleyen” onlar değildir. Biz önceden belirlenmiş veya sonuçlanmış değiliz. Bu üç açıdan özgürüz. İnsanlar ne zaman bir şeyden özgürleşse onun bir sebebi vardır. Burada bir sorumluluk konsepti mevcut. İnsan sorumlu olmak için özgürdür ve özgür olduğu için sorumludur.

Anlam isteği

Anlam isteği ve insanları şekillendiren öz-aşkınlık birbiriyle yakından ilişkili kavramlardır. İnsan her zaman kendinden ötesini hedefler, keşfetmek ve tamamlamak istediği bir anlama doğru yönelir.

Logoterapinin perspektifinden bakıldığında haz ve güç bir sona ulaşmanın sonuçlarıdır ancak sonun kendisi değillerdir. Bu yüzden sadece haz veya güç peşinde koşan insanlar hayal kırıklığı içinde yaşarlar. Büyük bir varoluşsal vakumun içine çekildiklerini hissederler.

Anlam isteği güç veya haz arayışında değildir. Hatta mutluluk arayışında da değildir. Odak noktası, mutlu olmak için bir argüman – bir sebep – bulmaktır.

Hayat algısı

Yukarıda bahsettiğimiz iki prensipte, hayatın koşullarıyla karşılaşmadan önce, özgür bir şekilde, taşıdığı anlama odaklanarak, bunlara göre tavır alan insandan bahsedilir. Bu anlam arayışındaki insanın profilidir.

Hayatın bir anlamı vardır. Hayatın taşıdığı anlam her birimiz için benzersizdir. Bu yüzden bilinçli ve sorumlu varlıklar olarak görevimiz bizim için benzersiz olan bu anlamı keşfetmektir. Ölüm yalnızca yaşamak için kendilerine verilen zamanı doldurmasını bilmeyenleri korkutabilir. Her halükarda, hayat sonlanana kadar her zaman gizli bir anlam taşıyacaktır. Keşfetmemiz ve farkına varmamız için merak uyandıran ve bitmek bilmeyen bir çağrı mevcuttur.


Öfke Kontrolü

Öfke kontrol programların amacı öfkeyi akılcı olmayan veya haksız bilişlere meydan okuyarak, öfkenin sonuçları hakkında bir farkındalık geliştirerek, öfkeyi kontrol etme yeteneğini arttırarak ölçmektir. Öfke yönetimi programlarının genel amacı saldırgan davranışı genel olarak azaltmak ve böylece daha fazla şiddeti azaltmaktır (Wood ve Newton, 2003). Yapılan meta-analiz çalışmaları öfke yönetimi programlarının “tedavi edililmesi zor deneklerde belirgin ve orta derecede iyileşme” ürettiğini ortaya koymaktadır (DiGiuseppe ve Tafrate, 2003). Öfke kontrolü grup çalışmaları; çocuklarına zarar veren ebeveynlerle, lisans öğrencileriyle, travma sonrası stres bozukluğu çeken gazilerle, okul çocuklarıyla, istismar eden eşlerle, mahkûmlarla, çocuk suçlularla, klinik ergenlerle ve adli tıp hastalarıyla gerçekleştirilebilir (Loza ve Loza Fanous, 1999).

Öfkeli bireylerin ilişki kurmaları zor olur. Terapistle ilişkileri de öfkeli, göz korkutucu, suçlayıcı ve aşağılayıcı olur. Terapistin olumsuz ve zararlı bulduğu yorumları ve değerleri tutma eğiliminde olurlar. Bu noktada terapistin dikkatle, empatik, saygılı bir biçimde dinlemesi, kişinin öfke hissini ve nasıl ortaya çıktığını netleştirmesi çok önemlidir. Terapist, kızgın kişinin incinmişlik ve mağduriyet hissini tanımlamaya özen göstermelidir. Açık uçlu sorular, empatik dinleme, duygusal temaların altını çizme; danışanın dinlenmiş ve anlaşılmış hissetmesine katkıda bulunacaktır. Terapistin öfkeli insanın yaklaşımına katılması gerekli değildir, ancak kişinin acı, incinmişlik, reddedilme, taciz edilme, kötü muamele edilme, yanlış anlaşılma ve yanlış yorumlanma ile ilgili duygu ve düşüncelerini paylaşmalıdır. Bu, güven ilişkisi oluşturmak, daha hızlı ilerleme sağlamak ve hazır oluşu hızlandırmak için önemlidir.

Terapide, danışanın “öfke, istediğimi elde etmeme yardımcı oluyor mu?” sorusunu yanıtlaması amaçlanmaktadır. Terapist bu soru aracılığı ile, danışanın öfkenin kar ve zararlarını değerlendirmesine fırsat verir. Öfkeli bireyler genelde öfkenin kısa vadedeki faydalarından (ör; kendini ifade etmek, kendisi için ayağa dikilmek); ve kısa vadedeki zararlarından (ör; kontrolden çıkmış, aptal, suçlu hissetmek ve diğerlerinin karşı saldırısına ya da geri çekilmesine neden olmak) bahseder. Bu noktada danışanlar, öfkenin kısa vadeli olumlu sonuçlarının, olumsuz sonuçlara göre daha etkili olduğunu düşünebilirler. O zaman, danışanların öfkenin uzun vadeli sonuçlarını değerlendirmeleri istenir (ör; ilişkilerin bozulması, iş problemleri, sağlık sorunları, yasal zorluklar). Ancak kişiler uzun vadeli faydaları belirlemekte zorlanır. Bu noktada, kişiye kısa vadeli faydalar için, kısa ve uzun vadeli zararları göze alıp almayacağı sorulur. Danışana aynı zamanda kısa süreli faydaları, kısa ve uzun vadeli bedelleri ödemek zorunda kalmadan nasıl elde edebileceği sorulur.

Teorik olarak farklı BDT müdahaleleri, tetikleyici –) değerlendirme –) öfke –) davranış –) sonuç zincirinin farklı yönlerini hedef alır. Birçok müdahale kendilik-farkındalığını artırmayı içerir; böylece, kişi öfke tetikleyicilerin, deneyimin, ifadesinin ve sonuçlarına karşı daha uyanık olur. Danışanların bu konulardaki farkındalığı arttıkça, baş etme becerileri gelişir ve terapideki işbirlikleri artar.

Bilişsel müdahaleler, öfkeye neden olan düşünce ve görüntüleri, işlevsel olmayan ailesel ve kültürel varsayımları, yanlı değerlendirme, bilgi işleme vb. süreçleri kapsar. Danışanlara öfkeye neden olan bilişleri tanımlamalarında ve onları daha gerçekçi olanlarla değiştirmelerinde yardımcı olunur. Bilişsel yeniden yapılandırma ve problem çözümü müdahaleleri, öfkenin bilişsel elemanlarına odaklanır. Terapist öfkeyi azaltan bir iç diyaloğun ve imgelemin geliştirilmesinde ve kişinin tetikleyici olaylarda sakinliğini koruyup, amaç odaklı hareket etmesinde danışana yardımcı olur. Terapide bu bilişsel baş etme becerileri prova edilir ve daha sonra ödevler aracılığı ile gerçek hayata genellenir. Bilişsel müdahalelerin, öfke problemi yaşayan medikal hastalarda, öfkeli toplum gönüllülerinde, kolej öğrencilerinde ve sürücülerde de etkili olduğu saptanmıştır (Ör; Dahlen ve Deffenbacher, 2000; Deffenbacher, Richards ve ark., 2007; Novaco, 1975; Tafrate ve Kassinove, 1998).


Kişisel Yapı Teorisi

1955’te George Kelly kişisel yapılar teorisini sundu. İnsan anlayışını anlamak için yürürlükte olan iki ana yaklaşıma alternatif olarak davranışçılık ve psikodinamik teoriler (psikanaliz). Bu aktü mevcut psikolojik düşünceye meydan okudu. Geleneksel olarak, psikolojik araştırma, araştırdığı tüm insanları konu olarak değerlendirmiştir; Böylece, onlar gibi, olayları anlamaya çalışan birinden onları farklılaştırırlar. Bu anlamda, Kelly, bilimi nasıl gördüğümüz hakkında doğayı değiştirmemiz gerektiğini önerdi. George Kelly’nin kişisel yapıları teorisinin öncül doğrudan, ancak radikal oldu. İnsanların dünyayı hiçbir zaman doğrudan tanımadıklarını, ancak ondan yarattıkları imgelerle olduğunu söyledi. Bu şekilde, insanoğlunu, bilgi ve hipotezini deneyimleyecek şekilde yapılandıran ve değiştiren bir bilim adamı olarak algılar.

Dolayısıyla, yapılar, karşıtlıklarına ek olarak, gerçekliğe sahip olduğumuz zihinsel haritalardır. Bu nedenle, bir şeyin ne olduğunu tanımlamak içinneyin olmadığını öğrenmek için gerekli, Kelly’nin teorisine göre. Örneğin, benim için mutlu olmak, her birini duygusal olarak yanlış olmanın ne şekilde yorumladığına bağlı olarak, bir başkası için mutlu olmasından farklı olabilir. George Kelly’nin kişisel yapılarının teorisi bizi her birimizin dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya davet ediyor. İnsanları anlamak için karmaşık psikoloji kavramlarını kullanmak yerine, bu düşünce akışını insanları kendi şartları ile anlamaya çalışmak.

Kelly’e göre insanların davranışları hem gerçekliğe hem de gerçekliği algılamamıza dayanır. Bizler hem çevredeki uyaranları algılarız hem de onları beklentilerimiz çerçevesinde yorumlar ve ona göre olaylar karşısında tepkiler veririz. Onun gözünde hepimiz birer bilim adamıyız. Her konu hakkında onlar gibi hipotezler kurar, bunları sınar ve sonuçlarına göre birtakım kararlar alırız. Bazen yanlış olan bazen de doğru olan bu kararlar, bizim dünyayı anlamlandırma biçimimizdir.

Hepimiz birbirimize benzediğimiz kadar birbirimizden farklı insanlarız ve hiçbirimizin düşünce yapısı diğeriyle birebir örtüşmez. Bundan yola çıkarak hepimizin bakış açıları dünyayı algılayışımızın farklılığını dile getirir. Aynı zamanda Kelly, insanların beklentileri aracılığıyla olayları yapılandırırken hep geçmişe bağlı kaldıklarını ve bireysel farklılıkların etkisini bolca vurgular. 11 önermesiyle beraber, bir kimsenin süreçlerin olaylar hakkındaki beklentiler yoluyla psikolojik olarak yönlendirildiği varsayımı ile kuramını oluşturmuş, önermeleriyle insan davranışlarının çeşitli yönlerini aydınlatmaya çalışmıştır. Ve Kişisel Yapılar Kuramı adını verdiği bu kuramda “kişisel yapıları”, olayları anlamak ve yordamak (tahmin etmek) için kullandığımız bilişsel yapılar olarak tanımlamıştır.

Kelly, kullandığımız yapılandırma sistemlerinin sınırlı sayıda değerli yapıdan oluştuğunu yani zıt özellikli çift kutuplu yapıda olduğunu söyler. Bir şey hakkında karar verirken iyi ya da kötü, çirkin ya da güzel gibi kalıplar kullandığımızı söyler. Bir algı oluşturabilmemiz için olaylar arasındaki benzerlikleri görüp bu olayları karşıtlarıyla eşleştirebilmemiz gerektiğini belirtir.

Kelly’e göre bir insanın bir başkasıyla anlaşabilmesi için, onun dünyasını nasıl yapılandırdığını yani o kişinin neyi neden yaptığını ya da neden söylediğini anlaması yeterli olacaktır. İnsanların birbirinin kişisel yapılarını anlayabilmeleri için çeşitli roller oynaması gerektiğini söyler. Bu şekilde kişi kendisini bir başka kişinin yerine koyarak onun kişisel yapısını yorumlayabilir. Rol kavramı, Kişisel Yapılar Kuramı’nda merkezi bir öneme sahiptir. Kelly, rolleri sosyal perspektiften daha çok psikolojik perspektiften yorumlar. Bir kişinin rolü onun toplum içerisindeki yerine ve pozisyonuna bağlı değildir. Daha çok bu rolün kişi tarafından nasıl yorumlandığına bağlıdır. Kişi rol oynadığında diğer kişinin ne düşündüğüne dair inancına göre hareket eder ve kendisini geçici olarak bu kişinin yerine koyar. Bu yüzden de roller toplumun standartlarıyla değil, diğer insanların kişisel yapılarının kavranmasıyla belirlenir.

Kelly’nin Kişisel Yapılar Kuramı, 1955’te yayınlandığı “Kişisel Yapıların Psikolojisi” isimli kitaptan sonra kısa süre ilgi odağı olmakla birlikte ne yazık ki daha sonra popülaritesini yitirmiş ve kişilik psikolojisi konusundaki kuramsal açılımlar yerine klinik uygulamalarıyla meşgul olan birkaç öğrencisinin dışında büyük ölçüde unutulmuştur.


Multimodal Terapi

Multimodal terapi (MMT) klinik psikolog Arnold Lazarus tarafından geliştirilmiş, sistematik ve geniş kapsamlı bir psikoterapötik yaklaşımdır. İlk defa Lazarus (1958), davranışçı müdahalelerin klinik uygulamalarda temel teşkil ettiğini göstermek için bilimsel literatüre “davranış terapisi” ve “davranış terapisti” terimlerini tanıştırmıştır. Daha sonraları, sadece davranışçı yöntemlerin uygulandığı kişilerin takip çalışmalarında görülen yüksek orandaki yeniden rahatsızlanma durumlarından dolayı Lazarus, terapideki teknik spekturumunu genişletmiştir (Lazarus, 1971, 1989). Ölçüm ve terapisinde “kim için, hangi problem için, hangi şartlarda, kim tarafından, ne en iyi tedaviyi sağlar?” sorularına daha net cevaplar sağlayabilmek için çok yanlı ve yöntemli olmayı tercih etmiştir.

Lazarus’un Multimodal terapisi, 7 tane birbirinden farklı ve aynı zamanda birbirleriyle ilişkili olan modelden oluşturulmuşur. Bu modeller ingilizce isimlerinin baş harflerinden oluşturulmuş kısaltmasıyla BASIC-ID olarak bilinir. Terapinin düzeltmeyi amaçladığı sorunlar; mantıksız düşünceler, sapkın davranışlar, istenmeyen duyumlar, kişiyi zorlayan imgeler, stresli ilişkiler, olumsuz duyumlar ve biyokimyasal dengesizliklerdir (irrational beliefs, deviant behaviors, unpleasant feelings, intrusive images, stressful relationships, negative sensations, and possible biochemical imbalance).

Multimodal terapi uygulayan terapistlere göre danışan, terapiden ne kadar çok şey öğrenirse, hastalığın veya problemin tekrarlama olasılığı da o kadar düşük olur.

Terapistin de iyi bir dinleyici olması ve hastaya sadece iyi davranması yeterli değildir, ayrıca bunlara ek olarak terapiyle ve terapi çeşitleriyle ilgili çok fazla bilgisinin olması ve hastaya en çok uyan tekniği uygulaması gerekmektedir.

Modalite Profilleri
MMT, hastayı bir çok alanda (multimodal) ele alır ve bu yedi modaliteye kısaca BASIC I.D. adını verir:

B : Behavior (davranış)

A : Affect (duygu)

S : Sensation (duyum)

I : Imagery (görüntüleme)

C : Cognition (biliş)

I : Interpersonal relationships (kişilerarası ilişkiler)

D : Drugs/biology (ilaçlar/biyoloji) – medikasyon, diyet, hijyen, egzersiz v.b.

BASIC I.D.’de problemlerin ve tedavi tekniklerinin saptanması modalite profillerini oluşturur. Bu çerçeve, terapistin, hastanın bireysel durumuna göre bir tedavi uygulanmasına olanak tanır. BASIC I.D. doğrultusunda, her modalite için hastanın problemlerindeki önemli sağlıksız eksiklikler ve aşırılıklar sağlanır.

MMT’de Temel Müdahale Teknikleri: Köprüleme ve İzleme

Köprüleme: Terapist BASIC I.D.’de hastanın tercih ettiği modaliteden başlar, daha sonra daha verimli diğer boyutlara geçer. Örneğin, terapist duygu modalitesinden başlamayı uygun bulsa da, hasta biliş modalitesinden başlamayı tercih ediyorsa, öyle yapılır. Bu durum hastayı anlaşılmadığı hissine kaptırmadan ileride diğer modalitelere yumuşak geçişi sağlar.
İzleme: Değişik modalitelerin tetikleme sırasının incelenmesidir. BASIC I.D. içinde bu sıra bir çok değişik varyasyonda olabilir. Örneğin, SCIB, CISB, I.BSCA, IBI.S, CISA, SICA gibi. Bu sıralar kişiden kişiye değişebileceği gibi, aynı kişide değişik problemler için değişik sıralı modaliteler de görmek mümkündür. Bu sıra, hastanın sorununu hangi modalitenin tetiklediğini ve onun diğer hangi modaliteleri hangi sırada harekete geçirdiğini gösterir. Örneğin, CISA (biliş-görüntüleme-duyum-duygu) sırası ele alındığında, C modalitesinde “ya endişelenirsem” düşüncesi I modalitesinde panik anında olabilecek görüntüleri akla getirebilir, bu durum S’yi harekete geçirerek aşırı kalp çarpıntısı ve sık nefes almayı ve A’da panik duygusunu ortaya çıkarabilir. Tedavi teknikleri de genellikle bu sıraya göre uygulanır. Örneğin, CISA sırasını gösteren bir problem için ilk önce Meichenbaum’un “kendi kendine talimat verme” eğitimi, sonra da sırasıyla imajinasyonda başetme tekniği, ritmik nefes alma ve gevşeme egzersizleri uygulanabilir.


Sorun Çözme Terapisi

Her ne olursa olsun bir problem durumun varlığı çoğunlukla sıkıntı verici olarak algılanmaktadır. Problem en genel anlamıyla “içinde bulunulan durumla, olması istenilen durum arasındaki farklılık ve çeşitli engeller nedeniyle istenilen duruma ulaşamama durumudur” (Nezu, Nezu ve D’ Zurilla, 2007). İnsanın sosyal bir varlık olduğu gerçeğinden hareketle sosyal problem çözme kavramını öne süren D’ Zurilla, Nezu ve Maydeu-Olivares’ a ( 2004 ) göre problem, “herhangi bir yaşam durumu ya da başarılması gereken görev durumunda kişinin uyum sağlamak için bir tepkide bulunması gerektiğinde bazı engellerin varlığına bağlı olarak belirgin ya da açık etkili bir tepkide bulunamaması durumunda ortaya çıkmaktadır. Aslında problem kişinin “etkili ve uygun olan tepkiyi göstermede yaptığı hata” (D’ Zurilla ve Goldfried, 1971) ya da “şu anda içinde bulunulan durum ile olmasını istediği durum arasında fark” olduğunda ortaya çıkmaktadır ( Nezu, Nezu ve D’ Zurilla, 2007).

Problemli bir durumun varlığı kaçınılmaz olarak çözüm için çaba harcamayı da gerektirmektedir. Bu nedenle problem durumu, başaçıkmayı, engellerle uğraşmayı dahası çaba sarfetmeyi ve özellikle de değişimi gerektirir. Yani bulunulan durumdan olması istenilen duruma doğru ulaşmak için harekete geçmek, değişmek gerekir. Değişmek de zorlu ve rahatsızlık verici bir süreç olarak algılanabilmektedir. İşte bu noktada insanların sorun çözme tarzları etkili ya da etkisiz olmak üzere farklılaşabilmektedir.

D’Zurilla ve Nezu (1990) sosyal sorun çözmeyi, kişinin günlük yaşamda karşılaştığı sorunlu durumlarda etkili başa çıkma yolunu bulmak için giriştiği ve ürettiği bilişsel, duyuşsal ve davranışsal süreç olarak tanımlamaktadır

Sorun çöze terapisinin ana amacı, insanlara karşılaştıkları sorunlar karşısında nasıl bir yaklaşım sergilemeleri gerektiği ve problemleri çözmek için izleyecekleri stratejileri öğretmektir. Bu açıdan bakıldığında sorun çözme terapisi, hem sorunların çözülememesinden kaynaklanan ruhsal sıkıntıları tedavi etmeyi hem de psikolojik sorunların ortaya çıkmasını önlemeyi hedefler.

Sorun çözme terapisi, yaşadığımız her türlü sorunun hayatımızın bir parçası olduğunu kabul eder. Her an hasta olabilir, sevdiğimiz birini kaybedebilir, sevgilimiz tarafından terk edilebilir, işimizden olabilir, başkaları tarafından aşağılanabilir, haksızlığa uğrayabiliriz. Bu yüzden sorunsuz bir dünya hayali gerçekçi değildir. Önemli olan, sorunların var olmasından ziyade onlarla nasıl başa çıktığımızdır.

Sorun çözme terapisinin ana çıkış noktası, ruhsal sorun yaşayan kimselerin sorun çözme becerilerinin yeterli ve etkili olmadığıdır. Bilişsel-davranışçı bir terapi modeli olan sorun çözme terapisi, kişilerin düşüncelerine ve davranışlarına odaklanır. Düşünce ve davranışlardaki işlevsel değişikliklerin psikolojik sorunların sağaltımında etkili olacağını kabul eder.

Sorun çözme terapisi, bir bilişsel davranışçı yöntemidir. Bunun önemi, terapinin etkililiğinin deneysel çalışmalarla ispatlanmış olmasıdır. Yapılan bilimsel çalışmalar, insanların sorun çözme yetilerindeki yetersizliklerinin hem psikopatolojilerin oluşmasında hem de sürdürülmesinde etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu yüzden sorun çözme terapisi, hem yaşanılan problemlerin oluşturacağı psikolojik sorunların üstesinden gelmekte hem de problemlerle etkili bir şekilde başa çıkmada kullanılabilmektedir.


Sistematik Duyarsızlaştırma

“Sistematik Duyarsızlaştırma” yöntemi, 1950’lerde Joseph Wolpetarafından geliştirilen bir yöntemdir. Sistematik duyarsızlaştırma, “klasik koşullanma” ilkesine dayanan davranışçı terapi türlerinden biri olan maruz bırakma/yüzleştirme terapisidir. Bu terapi modelinde kişi kaygı oluşturan nesne, olay veya yerlere hipnoz altında yönlendirilmiş imgeleme yoluyla veya gerçek hayatta yavaş yavaş ve aşamalı olarak maruz bırakılırken, anksiyete belirtilerini azaltmak için aynı zamanda bir tür rahatlama ve gevşeme sürecine maruz bırakılır.

Sistematik duyarsızlaştırma terapisi, bir fobinin korku tepkisini işlevsel olan başka bir tepkiyle (örneğin gevşemeyle) yer değiştirmeyi sağlamayı hedefler. Yani koşullu uyaranın oluşturduğu korku tepkisinin, “karşı koşullama” kullanarak yavaş yavaş bir “gevşeme” tepkisiyle yer değiştirmesini sağlamayı hedefler. Sistematik duyarsızlaştırma hipnoz altında uygulandığında terapi süreci daha konforlu ve etkili olmakta.

Sistematik duyarsızlaştırma yönteminde korkulan uyaranla karşı karşıya gelmede bir aşama sırası geliştirildi. Örneğin; uçma korkusu olan hastadan değişik derecelerde anksiyeteye neden olan birçok sahne hayal etmesi istenir. Uçakla seyahat eden bir kişiyi hayal etmesi çok az anksiyeteye neden olurken, kendisinin fırtınalı bir havada uçakla seyahat ettiğini hayal etmesi daha çok anksiyeteye neden olur. Wolpe hastalarının ne kadar anksiyete yaşadıklarını 0’dan 100’e kadar oluşturduğu bir ölçek üzerinde değerlendirdi. Aşama sırasındaki bir sonraki sürece, hasta hayal ettiği uyaranın oluşturduğu sıkıntıyı tolere edebildiğinde geçildi. Eğer hasta hayali canlandırmada sıkıntı yaşıyorsa, Wolpe hayal kurmayı durdurup gevşeme egzersizlerine başlıyordu. Sıkıntı ortadan kalkana kadar da egzersizleri devam ettiriyordu (Thompson & Steven, 2003). Wolpe, Sistematik Duyarsızlaşma (DS) adını verdiği fobilerin tedavisi için bir eylem protokolü geliştirdi ve mükemmelleştirdi.

Wolp’in ana fikri, hiç kimsenin aynı anda rahat ve endişeli hissetmemesidir. Gevşeme endişe veya korku duygularını engeller. Hastanın herhangi bir nesne veya duruma karşı deneyimlediği.

Bu protokolde, klinisyen kapsamlı bir vaka formulasyonu yaptıktan veya Wolpe’nin “davranış analizi” dediğinden sonra yapılması gereken üç adım veya aşama vardır.

Sistematik duyarsızlaştırmadaki bu adımlar şunlardır:

  1. İlk adım: gevşeme teknikleri eğitimi

Wolpe Jacobson tarafından önerilen kas gevşeme modelini memnuniyetle karşıladı Daha kısa ve daha verimli bir şey olması için onu değiştirerek. Bu ilk aşamada, profesyonel, hastalara gevşeme tekniklerini öğretmeli, böylece daha sonra, tedavinin aşağıdaki aşamalarında gerçekleştirilebilir.

  1. İkinci adım: bir kaygı hiyerarşisi yaratmak

Bu ikinci aşamada, terapist ve hasta, herhangi bir formda, kişide anksiyete hissi yaratan bir dizi durum veya bağlam içeren bir liste hazırlar.Daha sonra, hastadaki en büyük korku duygusuna sahip olana kadar, daha az kaygı veya stres seviyesinden başlayarak hiyerarşiktir veya emredilir.

  1. Üçüncü adım: sistematik duyarsızlaştırma

Bir sonraki ve son aşama, hastanın ilkinde öğrenilen gevşeme egzersizlerini uygulamaya koyması ve tamamen rahatlamasını sağlamaktır. Bu arada klinisyen bir önceki adımdan alınan farklı görüntüleri gösterecek veya yeniden gösterecektir. Daha düşük kaygı düzeyi ile başlayarak . Hastanın reaksiyonuna bağlı olarak, hasta bir sonraki yüksek dereceli görüntüye geçecek veya kaygı düzeyleri azalıncaya kadar işlem tekrarlanacaktır.

Sürecin sırasının yeterli olmaması veya hastanın rahatlayamaması gibi süreçte ortaya çıkabilecek olası başarısızlıklara rağmen, sistematik duyarsızlaştırma fobilerin tedavisinde en başarılı müdahalelerden biri olduğu kanıtlanmıştır.


Bilişsel Davranış Değişimi

Donald Meichenbaum’un danışanın kendisiyle ilgili ifadelerini değiştirmeye odaklanan bilişsel davranış değiştirme kuramına göre, benlik ifadeleri bir kişinin davranışlarını başka bir kişinin ifadeleri kadar etkiler. BDD’nin ileri sürdüğü görüşlerden biri; danışanların davranış değişimi için nasıl düşündüklerini, hissettiklerini, davrandıklarını ve diğerleri üzerinde sahip oldukları etkiyi fark etmeleri gerektiğidir.

Bu yaklaşım, bireyi rahatsız eden duyguların esasen uyumsuz düşüncelerin sonucu olduğu konusunda ADDT ve BT ile hemfikirdir. Bununlar birlikte bu yaklaşımlar arasından farklılıklar da vardır. ADDT, mantıkdışı düşünceleri açığa çıkarmada ve onları tartışmada daha doğrudan ve yüzleştirici iken, Meichenbaum’un kendi kendini eğitme programı daha çok danışanların kendi iç konuşmalarının farkına varmasını sağlama üzerine odaklanır. Terapötik süreç, danışanlara kendilik ifadelerinde bulunmayı öğretmeyi ve danışanların kendilerini,  kendi kendilerini değiştirmeleri konusunda eğiterek karşılaştıkları problemlere daha etkili biçimde mücadele etmelerini sağlamayı içerir. Terapist ve danışan birlikte danışanın günlük yaşamındaki problemlerini yansıtan rol oynamalarda bulunur. Sınav kaygısı, saldıran davranışlarla başa çıkma, test çözme ve topluluk önünde konuşma korkusu gibi durumlarda pratik olarak başa çıkma becerileri edinmeye önem verilir.

Davranış Değiştirme: Meichenbaum (1988), davranış değişiminin, iç konuşmaların, bilişsel yapıların, davranışların ve bunların sonuçlarının etkileşimini içeren birtakım birleştirici süreçlerin sonucunda ortaya çıktığını ileri sürer
Birinci Aşama-Kendi kendini gözlemleme aşaması: Değişimin sürecindeki ilk adım danışanların kendi davranışlarını nasıl gözlemleyebileceklerini öğrenmeleridir. Bu süreç onların düşüncelerinde, duygularında, hareketlerinde, psikolojik tepkilerinde ve başkalarına tepki verme şekillerinde aşırı bir hassasiyet yaratır. Örneğin, depresyondaki danışanlar yapıcı değişiklikler gerçekleştirmeyi umuyorlarsa öncelikle olumsuz duygu ve düşüncelerin kurbanı olmadıklarını anlamaları gerekir. Daha çok kendi kendilerine tekrarladıkları ifadelerin, iç konuşmalarının kendilerini nasıl etkilediğini gözlemlemeleri beklenir. Terapi ilerledikçe danışanlar problemlerini farklı bir açıdan ele almalarını sağlayacak yeni bilişsel yapılar edinirler (Corey, 2005).
İkinci Aşama-Yeni bir içsel diyalog başlatma: İlk aşamalarda danışanlar uyumsuz davranışlarını fark etmeyi öğrenirler ve uyumlu davranışsal alternatifler için seçenekler oluşturmaya başlarlar. Terapi sürecinde danışanlar içsel diyaloglarını değiştirmeyi öğrenirler (Corey, 2005).
Üçüncü Aşama-Yeni beceriler öğrenme: Bu sürecin amacı, danışanlara gerçek yaşam durumlarında daha etkili başa çıkma becerileri öğretmektir. Örneğin; başarısızlıkla başa çıkamayan danışanlar başarısız olma korkusuyla ilgili faaliyetlerden kaçınırlar. Bilişsel yeniden yapılandırma olumsuz görüşlerini değiştirmelerine yardımcı olur ve istenilen faaliyetlere katılmada daha istekli olurlar. Aynı zamanda kendilerini yeni cümleler kurmaya ve bunların sonuçlarını gözlemleme ve değerlendirmeye odaklanmaya devam ederler (Corey, 2005).


Tek Seanslık Terapi

Terapi ve danışmanlık hizmetinin her zaman uzun vadeli olması gerektiği varsayımı, son 30 yılda tekrar tekrar mücadele edilmiştir. Kamu ve kar amacı gütmeyen terapi kurumlarından elde edilen veriler, müşterilerin sahip olduğu en fazla seans sayısının “1” olduğunu ve tek bir oturuma sahip olan müşterilerin% 70-80’inin şu anki şartlar verilen oturumdan memnun olduğunu göstermektedir.

Bu bulguları yansıtacak şekilde Tek Oturum Terapisi (SST) geliştirilmiştir. En iyi tedavi edici bir zihin seti ve kullanılabilirlik noktasından ziyade ihtiyaç noktasında yardım sağlamak için hizmet sunmanın bir yolu olarak görülür. SST konusunda özellikle çekici olan şey, terapistler tarafından farklı yaklaşımlardan uygulanarak genel çekiciliği yapmasıdır.

Tek seanslık terapi odaklanmış bir şekilde ele alınabilecek belirli bir konu varsa ve bununla mümkün olduğunca çabuk çözülmesi isteniyorsa uygulanan terapi çeklidir. Sürekli tedavi gerektirdiği düşünülen sorunlar varsa, uygun değildir.

Windy Dryden, Tek Seansla Entegre Bilişsel Davranış Terapisi” olarak bilinen tek seans terapisine yeni bir yaklaşım geliştirdi.

‘Tek Seanslık Psikolojik Danışmanlık’ Prof. Windy Dryden tarafından şu 3 danışan grubu için oluşturulmuştur:

1)ekonomik imkanı olmayan danışanlar
2) sorunları için ‘nasıl bir yön almaları’ gerektiği konusunda bilgi sahibi olmak isteyenler
3) Psikolojik rahatsızlığı olmayan ancak anlık veya dönemlik sorunlarına çözüm bulmak isteyenler için

Neden ? Tek Seanslık Terapi!

Hiç psikoloğa gitmeyenler! : Psikolojik stres yaşayan kişilerin yaklaşık %70’i bunu ya kendi kendilerine ya da uzmanlığı psikoloji olmayan, yakınları veya arkadaşları yolu ile çözmeye eğilim göstermektedir. Ve genel olarak sorunlarını çözmekte ‘gereksiz’ yere fazla zaman ve efort harcamak zorunda kalmaktadırlar. Söyledikleri genelde: Psikolojik tedavinin uzun süreli ! bir süreç olduğunu duydukları ve o kadar para ve zamanlarının olmadığıdır. Bu bir şehir efsanesidir, gerçeklikle alakası yoktur.

Evet terapi bazıları için uzun sürebilir. Ancak her zaman ve her durumda böyledir demek doğru değildir! Neden ? Çünkü (1) herkes aynı problemleri aynı oranda ve aynı şartlarda yaşamaz. (2) Her bireyin problemlerini çözebilme becerisi aynı değildir!

Temel amaç. SSI-CBT’nin temel amacı, sıkıntıdan kurtulmaya ve hayata en kısa sürede devam etmenize yardımcı olmaktır

 

 

 

 

 

Related Articles

Bilişsel Davranışçı (BDT) Terapist
admin1 @ 2019-10-14 14:50:00
Trafik Psikolojisi
admin1 @ 2019-10-11 16:43:59
Deprem Psikolojisi
admin1 @ 2019-10-08 16:29:26
Ünlü Klinik Psikologlar
admin1 @ 2019-10-01 13:23:57

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Paylaş