RDDT ve Stoik Felsefede Rasyonelliğin Yeri

RDDT ve Stoik Felsefede Rasyonelliğin Yeri

Stoik Felsefenin Ana Hatları

Burada, RDDT’yi Helenistik ve Stoacı felsefe ile kıyaslayarak biz modern bir yaklaşımı benimsiyoruz. Giriş bölümünde bahsedilen evrimsel biyolojiden oluşan farklılıkları göz önünde bulundurarak iki söylemsel oluşumun homolog mu yoksa analojik mi olduğu sorusunu soruyoruz.

Yazılarında Albert Ellis çoğu zaman Stoacı yazarları okuduğunu ve ilk ilgi alanının felsefe olduğunu söylemişti.

1943’ten 1955’e kadar yüzlerce danışan ile yaptığım çalışmalarım sonucunda duygusal karmaşanın ABC modelini sundum. Fakat aslında 1929’dan bu yana yani 16 yaşımdan beri incelediğim birçok filozoftan devraldım. Tüm eskilerin arasında en net olanları Yunan ve Roma stoacıları, özellikle Kıbrıslı Zenon (okulun kurucusu), Khrisippos, Panaetius (Roma’ya Stoacılığı tanıtan kişi), Cicero, Genç Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’tur.

(Ellis, 1994, s.64)

Stoacılar Helenistik öğretilerin çoğuna karşıtlardı. Kıbrıslı Zenon kurucusu, tüm stoacıların arasında en önemli olan (Long &Sedley, 1987, s.3) Khrisippos üçüncü yüzyılın ikinci yarısı boyunca öğretinin lideri olup M.S. 200 lü yıllarda Stoacılığın düşüşü ile yok olsalar da birçok kitabı ile sistematik felsefeyi geliştirmiştir. Zenon gibi onun da eserleri yalnızca bir bütünün parçaları olarak ortaya çıkmış ve diğer yazarların varlığı ile bir anlam ifade etmiştir.

Zenon ve Khrisippos’un liderliği sonraki dönem Stoacılar tarafından kabul edilmiş olsa da felsefede müthiş değişikliklere gidildi ve yalnızca pratiğe odaklı ve siyasi açıdan tutucu oldu. Muhtemelen Sokrates, Panaetius ve Poseidonius dışında realitede hiçbir bilgeliğin olmadığını kabul ettiler.

Siyasi açıdan bakılacak olur ise Zenon ve Khrisippos hiyerarşiyi eleştirenlerdendi ve bu aslında Eflatun ve Aristo tarafından da onaylanmıştır. Detayların değişiminin takdir görmesi ile bu düşünce Batılı düşünce tarzına 2.000 yılı aşkın bir zaman boyunca egemen model olarak kabul edilmiştir.

İlerleyen yıllarda ise Stoacılık eskisi kadar pratiğe dayalı ve hiyerarşi karşıtı olmadı. Roma’nın emperyalist yapı ve toplumun bu değişimde büyük etkisi oldu. Erdem ve mutluluğun yeşermesinde pratik düşünceler ve önerileri ile fark edilebilir bir şekilde Stoacı olmalarına rağmen zihin teorisinde de değişiklik gösterdiler. Başta Seneca, Cicero ve Marcus Aurelius olmak üzere sonraki dönem Latin Stoacılar tarafında da bu görüş takip edildi.

Epiktetus’un “ İnsanoğlu olanlardan değil, olanlardan çıkardıkları ile oluşan düşüncelerinden dolayı rahatsız olurlar.” (Epiktetus, 1948, s.19) sözü RDDT’nin damgası olarak görülür ve hatta başlangıç noktasını anlayabilmeleri için seansların başlarında danışanlara bu hatırlatılır. Mantığı oyuna sokarak “oluşan düşünceler” değiştirilebilir ve bu yazıda bu program çerçevesinde oluşturulmuş söylemsel oluşumlar ve bunların Stoacı yazılardaki yansımaları gösterilecektir. Biz burada Ellis’in söylemsel oluşumlarının Stoacılar ile birebir olduğunu savunmuyoruz fakat yapıları ve tarihi ilintileri açısından benzerlikleri olduğunu, yani yalnızca analojik değil aynı zamanda homologluğun da olduğunu söylüyoruz.

Stoacılığın Yaygınlığı

Stoacılar, ardından Batı kültürünü ve Hıristiyanlığı da kapsayan büyük bir kitleyi etkileyen birçok başyapıt ortaya koymuşlardır. Doğayla uyum içinde yaşamayı, duygu sınırlamasını ve Paganlardan ayrılmayı yaymıştır. Öyle ki İngiliz ve Amerikan kültürü ile özdeşleşmiştir.

Duygular ve Sorumluluk

Stoacılığa göre yalnızca davranışlarımızdan değil duygularımızdan da sorumluyuz. Bu durum, birçok farklı yöntem ile gösterilebilir fakat en yaygını, farklı koşularda kötü bir olayla karşılaştığımız zaman hareketsiz kalabildiğimiz gibi istenmeyen duyguların zannedilen kaynaktan dolayı açığa çıkmadığını göstermektir.

Niçin bir kölenin çığlığından, bronzun tıkırtısından ya da kapının çarpmasından irkilirsin? Bu kadar hassas olmana rağmen gök gürültüsünü dinlemeye mecbursun… Aynı gözler… Rengarenk ve yakın zamanda cilalanmış olmayan bilyeye, yalnızca altından daha pahalı döşemeler var ise ayaklar altında görünebilecek bir mermer ayaklı masaya tahammül edemeyen gözler­­— dışarıya bakarken gördükleri umursamaz, sert ve çamurlu yollar, kirli insanlar… kırık dökük, çatlamış ve yakışıksız gecekondu duvarları olan gözler. Öyleyse neden sokaklarda gücenmezken evde rahatsız hissediyoruz?  Buradaki tek istisnai durum biz durgun ve hoşgörülü ruh halindeyken diğerleri hırçın ve hata bulucu olduğu zaman ortaya çıkıyor.

(Seneca, 1928, s. 339)

Stoacılarda ve Ellis’te açıkça sorumluluğun ve sorumluluğu mümkün kılan rasyonelliğin yeri yani daha mutlu ve tatmin edici bir hayatı sağlayan aklın, umudun ve beklentilerin çalışma sistemi üzerindeki disiplinli gözlem ve yansıması görülmektedir.

Eflatun’da Mantık ve Duygu

Yukarıda bahsedilen görüş, bazı modern psikoterapistler arasında büyük ölçüde kabul gören mantık ve zekânın çözümün değil problemin bir parçası olduğunu belirten görüş ile karşıttır. Böyle bir görüş, mantığın ve duyguların birbirinden ayrık olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur. Örneğin, Eflatun ya da Sokrates’in ağzından Eflatun mantığı, arzuyu ve duyguların birbirinden ayırarak aklın üç farklı bölümden oluştuğunu sunmuştur. Öncelikle, mantığı ve arzuyu ayırmasının sebebi bazı durumlarda ikisinin birbiri ile çatışabilir olmasıdır. Böylece Sokrates şu sonuca varır:

Öyleyse haklı olarak onların iki tane olduğunu varsayabiliriz ve onlar birbirinden farklıdır; birisi bir insanın bir sebebe dayandırdığıdır -ki buna ruhun rasyonel ilkesi deriz, diğeri ise o insanın hayran olduğu, açlığı ya da susuzluğu… kısacası irrasyonelliği ya da iştahlılığıdır.

(Eflatun, 1970, s. 213)

Arzu ve duygularının ayrıklığını da daha karmaşık fakat daha ilgi çekici olarak şu örneği ile açıklamıştır.

Leontius… idamın yapıldığı yerde yere serili bazı ölü bedenler olduğunu gözlemledi. İçinde onları görme arzusu uyandı, aynı zamanda da onlarda korku ve tiksinti; bir süre zorlandı ve gözlerini kapadı, fakat arzusu ağır bastı ve gözlerini açmasına zorladı, cansız bedenlere doğru koştu ve şöyle söyledi: “Bak, seni zavallı (gözlerini kast ederek), adil manzaradan çekil … Ahlak şudur ki öfke aynı zamanda arzu ile birlikte savaşa gider, onlar iki farklı şey olsalar da.

(Eflatun, 1970, s. 215)

Bu sebeple mantık ve duygular arzudan ayrılır. Fakat duygular mantığın bir parçası mıdır? Hayır, çünkü:

Küçük çocuklarda dahi şunu görebiliriz ki neredeyse doğdukları andan itibaren onlar şevk (ya da tutku) ile dolular. Oysaki onların bazılarının mantık kullanmaya yeltenmedikleri görünüyor ve çoğuda oldukça geç yelteniyor.

(Eflatun, 1970, s.215)

Öyle görünüyor ki mantık ve duygular birbirinden ayrıdır çünkü duygular hayvanlarda ya da çocuklarda bile görünür fakat mantık görünmez. Birbirlerini etkileyebilirler fakat bir sistemin parçaları değil dış etkenlere ve fiziksel değişimlere göre hareket eden bağımsız şeylerdir.

Khrisippus’ta Doğru ve Yanlış Mantık

Bunların aksine, Khrisipuus’a göre bu üçlü birbirleriyle çakışamazlar çünkü onlar bir sistemin parçalarıdır. Söylemsel oluşumların sıkı düzeni, Galen tarafından dile getirilmiştir. Anlamsal ilişkilere odağını veren Inwood (1985) tarafından bu, anlatılmıştır.

Khrisippos’un açıklaması şunu ortaya çıkarıyor ki “irrasyonel”, “yapmacık”, “mantığa dayanmayan” ve “aşırı” (ki bunlar “tutku”yu oluşturan bir tür dürtünün özellikleridir) bir diğerine bağlı olarak açıklanmalıdır. Ayrıca şunu da ortaya koyar ki Khrisippos,tutku hakkındaki doktrininde kapsamlı bir şekilde insanoğluna yakışır yaşama amacını ve rasyonel bir hayvanın rasyonel bir evrendeki yerini anlatmıştır.

(Inwood, 1985, s. 155)

Khrisippus’un pasajı da aşağıdaki gibidir:

Öncelikle şunu aklımızdan çıkarmamalıyız ki rasyonel hayvan doğası gereği mantığı takip eder ve rehber olarak kabul ettiği mantığa göre hareket eder. Yine de üzerine çok gelindiğinde (ya da aşırılığa itildiğinde) bir şekilde, mantığa uymayarak bazı şeylere yönelir ve bazı şeylerden uzak durur. Her iki tanım da; irrasyonellikten kaynaklanan yapmacık davranışlar ve dürtülerdeki aşırılık, bu davranışlarla ilgilidir. Bu sebeple irrasyonellik mantığa sadık olarak görülmelidir ve onu görmezden gelmelidir. Bu da şununla ilgilidir ki günlük kullanımda söylediğimiz gibi bazı insanlar “mantık ve sağduyu olmaksızın irrasyonel davranır” veya “davranmaya itilir”.

(Inwood’dan alıntı, 1985, s. 155)

Pasajdaki yorum problemi, Khrisippus’un kendisinin bile çözemediği problem “mantık” ve “rasyonel” olmak üzere iki duyunun üzerinedir. Stoacı insan psikolojisine göre “dürtüler” mantıkla asla çatışmada olmaz çünkü onlar mantığın bir ürünüdür. Mantık, insanoğlunu hayvan ya da çocuklar gibi diğer varlıklardan ayırandır. Dürtüler arzulardan yönünü bulur.

Khrisippus’a göre “Mantık, dürtünün zanaatkârı olarak ortaya çıkar.” (Long & Sedley, 1987, s. 346; Long’dan alıntı, 1974, s. 173). Bu ortaya çıkış da Eflatun’un mantık ve duygu farklılığındaki görüşünde de olduğu gibi gelişime açık bir sistemin parçasıdır. Cicero’ya göre ise gelişim sürecinin beş aşaması vardır. Birinci aşama doğaya dönüştür. İkincisi bunların birleşmiş bir şekilde ortaya çıkmış olmasıdır. Üçüncüsü bunların bilinçli olarak seçildiğidir. Dördüncüsü seçimler alışkanlığa dönüşür. Son olarak da bilgelik “sarsılmaz ve doğa ile uyum içindedir.” (Cicero, 1991, s. 37) Dürtü mantığa itaatsiz olursa üçüncü aşamada “tutku”nun kontrolünde olan “aşırıya kaçma durumu” ortaya çıkabilir. Stoacılıkta “tutku” genel anlamda duyguya eş değer değildir. Aksine RDDT’nin “uygunsuz” ya da “yardımcı olmayan” duygularına denk gelir. (Dryden, 1990, s.7) “ Tutkular çok iyi ve çok kötü habercileri olan ‘yanlış kararlar’dır. Korku ise ‘kabul edilemez görünen kapıdaki bir şeytanın kararları’dır.” (Long, 1974, s. 176) Böylece irrasyonelliğin şu paradoksu ortaya çıkar: Mantığa itaatkâr ve sırtını mantığa dönen.” (Inwood, 1985, s. 156)

Khrisippus’un yorumlayıcıları arasında paradoksun doğru ve yanlış mantığın ayrımı ile çözülebileceği konusunda fikir birliği vardır.

Bu sebeple, Eflatun’a göre çatışma mantık ve duygu arasındadır. Khrisippus’ta ise her biri mantığın, duygunun ve duyu izleniminin birer parçası olan iki dürtü arasındadır. Detaylarda farklılıklar görülse de aşağıdaki Long’dan örnek RDDT’de rasyonelliğin rolü ile aynı yapıya sahiptir.

Hayatının bir noktasında kişi RDDT’nin acının (A) rahatsız edici olduğu fakat kesinlikle berbat ya da dayanılamaz bir şey olmadığı görüşüne katılabilir; fakat eğer bu inanış (rB) sağlam dayanaklara sahip değil ise tersini (iB) yani acının tamamıyla dayanılamaz bir şey olduğunu reddetmek için yeterli olmayacaktır ki bu akla gelebilir ve fiziksel reaksiyonlar (C) ile desteklenebilir.

Nasıl ki RDDT’de duygusal ya da davranışsan sonuç inanışa bağlıdır, Stoacılıkta da seçim her zaman doğru ya da yanlış mantık tarafından yönetilir.

Klasik Stoacılık ve Dürtüler Arasındaki Çatışma

Plato’ya göre kararlar arasındaki çatışma mantığın ve arzunun çatışmasıdır. Fakat Khrisippus bunu doğru ve yanlış mantık olmak üzere iki dürtünün çatışması olarak görmektedir. Çünkü dürtü ise cazibeye karşı koyamama sonucu oluşur.

Khrisippus’un teorisinin daha detaylı olarak anlatılabilmesi için Nussbaum (1994) mahrumiyeti örnek olarak sunmuştur.

Ruhun parçaları görüşünde çelişki, iki gücün arasındaki mücadeledir, karakterde farklı ve aynı anda ruhta aktif. Mantık bir yana yöneltir, arzu diğer yana … [Eğer matemli kişi iyi bir stoacı olmaya çalışıyorsa] parçalar görüşün irrasyonel unsuru matemi yaşamak, rasyonel unsuru ise felsefi fikirleri düşünmek ve matemi dizginlemek için çaba göstermektir. Bunun yanı sıra Khrisippos çelişkiyi farkındalık ve inkar arasında ruhun tamamının dansı olarak görmeye teşvik edebilir … “ iki parçanın çelişkisi ve iç savaşı değil; tek bir mantığın iki farklı tarafa yönelmesi, ki değişimin keskinliğinin ve hızının etkisiyle dikkatimizden kaçar. Bir an, ağıt yakan kişi, yeri doldurulamaz harika bir insanın vefat ettiği fikrine tamamıyla katılır. Diğer bir anda ise kendini bu ilgiden uzakta tutar ve şöyle söyler: “Hayır, başka birini bulacaksın.”

(Nussbaum, 1994, s. 384-385)

Stoacılık ve RDDT- homoloji, analoji, ve farklılıklar

Daha önce Stoacı söylemsel oluşum ile RDDT arasındaki paralel düşüncelerden bahsedilmişti. Daha da özele inilecek olursa Ellis’in de Khrisippus’un doğru ve yanlış mantık hakkındaki görüşlerine katıldığı görünüyor. Bu benzerlik analog değil homologdur. Fakat Khrisippus dürtüler üzerinde dururken Ellis mantık ve duygular üzerinde durmuştur. Bu başlık altında da Stoacılık ve RDDT arasındaki farklılıklardan bahsedilecektir.

Mantık ve Duygunun Bağımlılığı

RDDT’ye göre, aslında mantıksız ve gerçek dışı isteklerin bir türü olan irrasyonel inanışlar ile kendimizi rahatsız ederiz. Stoacılıkta “tutku” ve “aşırıya kaçma” ile ilgili olan ve bu sebeple irrasyonel olan “yanlış mantık” homolojiktir. Bir dürtü duyu izleniminden ve anlaşmasından meydana gelir ve bu anlaşma doğru ya da yanlış mantığı da barındırır. Bu sebeple biliş de dürtünün bir parçasıdır ve Stoacılık Eflatun’un aksine düşünce ve duyguların bağımlılığı söz konusudur. Ama pratikte ABC modeli bağımsızlık üzerinedir.

Ellis 1962’de Psikoterapide Mantık ve Duygu’da “güçlü” ve “zayıf” bilişleri birbirinden ayırırken mantık ve duygunun ayrılamazlığını ortaya çıkarmış ve bunu Abelson’un “sıcak” ve “soğuk” bilişlerinin bilgisayar simülasyonuyla eşdeğer tutmuştur.

Abelson’ı benimseyerek ve üzerine ekleyerek şimdi danışanlarıma, derslerimde ve RDDT atolye çalışmalarında bilişselliğin üç türünden bahsedeceğim: (1) “Soğuk” ya da tanımlayıcı bilişler — örn. “Bu bir masadır” ya da “Bu, yuvarlak masadır.” (2) “Ilık” ya da değerlendirici bilişler — örn. “Bu masayı beğendim” ya da “Bu masayı beğenmedim.” (3) “Sıcak” ya da fazlasıyla değerlendirici bilişler — örn. “Bu masayı çok beğendim ve bunu kullanmalıyım!” ya da “Bu masadan hic hazzetmedim ve onu paramparça etmeliyim!”

(Ellis, 1994, s.60)

Bu, kulağa Khrisippus’ta bilişler duyguları içerir gibi geliyor fakat Ellis istikrarlı bir şekilde bilişlerin neredeyse her zaman duygularla beraber hareket ettiğini belirtir ki bu da istisnalar olabileceği ve aradaki ilişkinin tesadüfi olduğu anlamına gelir. Fakat bırakılan bu açık kapı kendiliğinden mutlakiyetçiliktir.

Bu durum fazlasıyla önemli bir noktadır çünkü biliş ve duygular arasındaki ilişkiyi ele alan bir sistem ile Batıdaki psikolojik düşüncelerin hakimiyeti arasındaki farka parmak başmaktadır.

Cinsel Sofuluk ve Serbestlik

Her iki baskısında da Ellis kendisine minnettar olduğu Stoacı düşünürleri listelemiştir fakat ikincisinde bir uyarı notu eklemiştir.

Ama şuna dikkat et! Büyük ölçüde RDDT’nin ABC teorisinin duygusal karmaşa terimini Epiktetos’tan ve diğer Stoacılardan benimsememe ve Epiktetos’u BDT’nin koruyucu azizlerinde biri olarak kabul etmeme rağmen … Ben tam olarak Stoacı değilim. Zevki asıl iyi olan ve ahlakın son noktası olarak gören Epiktetos’a ve Epikurus’a ek olarak ben, Webster’in Biyografik Sözlüğü’nde belirtildiği gibi “zevkin gerçek hayatı; sağduyunun, onurun ve adaletin hayatları olmalıdır.” Görüşünü tercih ediyorum.

(Ellis, 1994, s. 65)

Ellis “uzun vadeli hedonizm”i koruduğu görünmektedir. Stoacılığın yüksek hüsran toleransı hakkındaki görüşlerine katılmıştır fakat “ Onların seks, aşk ve evlilik hakkındaki yazılarının çoğu bana göre fazla çileci.” (Ellis, 1994, s. 65)

Burada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Diogenes Laertius’un Stoacı etiklerini yorumlamasına göre “bazı varlıklar iyidir, bazıları kötü, ve diğerleri ikisi de değildir.” (Long & Sedley, 1987, s. 354) Fakat nihai iyi ya da nihai kötü yorumlara açıktır.

Stoacılar arasında cinsel çilecilik konusunda çokça farklı görüşler vardır. Kynics, cinsel serbestlik konusunda görüşleri ile ün kazanmıştır. Sinoplu Diogenes’in kalabalık caddelerde olsa dahi içinde o dürtüyü hissettiği zaman mastürbasyon yaptığı hikâyesi oldukça ünlüdür. Erken modern çağda Stoacılığın muhteşem yazarlarının bir tanesi erken utanç saldırı egzersizi aşağıdaki gibi açıklanmıştır.

Tartışmanın ortasında ve takipçilerinin yanında Metrokles gaz çıkardı. Utancını saklamak için evden çıkmadı ta ki sonunda Krates onu ziyarete gelene kadar; onun argümanlarına karşılık olsun diye ve onu avutmak için Krates kendinin lisanslı örneğini ekledi: onunla bir gaz çıkarma yarışması başlattı, böylece onun vicdani çekinmelerini giderebilecek ve takas olarak onu eskiden olduğu gibi sosyal çevreye yönelik bir Aristocudan daha özgür Stoacıya dönüştürebilecekti.

(de Montaigne, 1987, s. 165)

Daha birçok düşünür geleneksel bakış açısı ve kendi sundukları teorileri ile bu konu hakkindeki farklı düşüncelerini sunmuşlardır. Farklı olarak yalnızca Stoacılık bu konuda kadın ve erkeği birbirinden ayrı tutmamıştır. Bazı Stoacılara göre ise doğum kontrol ve mastürbasyon doğaya karşı çıkma olarak görülmekte ve onaylanmamaktadır.

Genel olarak Stoacılığa ve Ellis’e göre etik hedef seksin kendisi değil cinsel aşk ile ilgili irrasyonel tutkudur. Bu sebeple homoloji söz konusu olabilir fakat farklı kültürel tutumların arka planına karşı olarak ortaya çıkar.

Hedonizm, Kendini Koruma ve Uyum Sağlama

Diğer klasik felsefeciler gibi Stoacılar ve Epikürcüler de Eudaimonistti. Eudaimonistler mutluluğun esas amaçları olduğuna inanırlar. Stoacılıkta erdem “doğaya uygun olarak” vardır ve pratikte kendini korumayı da içermektedir. “Zevk … varlıkların bünyesine uygun ihtiyaçları doğada keşfedip benimsediklerinde ortaya çıkan, hayvanların neşelenmesi ve bitkilerin çiçek açması gibi bir yan üründür” (Long & Sedley, 1987, s. 346) Stoacılar için “zevk” arzuların tatmin olmasıyla sınırlanır ve aktiviteler bir süre sonra zevk yerine bir psikolojik element olan uyum sağlamaya doğru yönelir.  Seneca ayağa kalkmaya çalışan bir bebeği ve ters dönmüş bir kaplumbağayı örnek olarak verir “acı hissetmez ancak doğal halinde olamamak onu rahatsız eder. Bu sebeple tekrar ayaklarının üstünde durana kadar uğraşmaktan ve çırpınmaktan vazgeçmez.” (Long & Sedley, 1987, s. 347). Hull’un 30’lu ve 40’lı yılların etkileyici öğrenme teorisinde dürtü ve dürtü azaltma da yer almaktadır. Ellis de bu konuda şunları yazmıştır:

Psikoterapini tüm var olan ekollerine bakıldığı zaman görünüyor ki özünde hepsi hedonistik; acıdan gelen zevk ve özgürlük iyidir ve tercihen düşüncelerin ve davranışların amacı olmalıdır. Muhtemel bu kaçınılmaz, çünkü hedonistik bir bakış açısına inanmayan insanlar yoğun endişenin ve rahatsızlığın acısını çekmeye devam edecek ve terapiye gelmeyecektir. Ve yardım için gelenlerin rahatsızlığını bir şekilde hafifletmeye çalışmayan terapistler uzun süre sektörde zar zor kalabileceklerdir.

(Ellis, 1994, s. 292)

Ellis burada rahatlık/rahatsızlık, acı/zevk ve endişe/özgürlük varyasyonlarının hedonistic bir boyut olduğunu belirtmiştir. Bu boyut hedonistleri epiküriklere bağlar. Ellis burada rahatsızlığı hedonistik bir aktivite olarak adlandırır ve stoacıların da bu rahatsızlığı hedonist olmadan hafifletmeye çalıştığını Psikoterapide Mantık ve Duygu adlı çalışmasında söyler. Ellis “Stoacılar kısa vadeli hedonizm yerine uzun vadeli hedonizmi prensip edinmişlerdir” der. Fakat Stoacı tutarsız oluşum için zevk ve mutluluk arasındaki ayrım önemlidir. Sağlık ve zenginlik erdemli bir insanın hayatında bir role sahiptir ancak erdemli bir yaşam için gerekli değildir. Ellis’in faydacı hedonizmi modernitenin bir ürünüdür ancak uyum sağlama teorisiyle bir ilgisi yoktur.

Kabullenme ve Kadercilik

Psikoterapide Mantık ve Duygu adlı çalışmasının iki edisyonunda da Ellis Stoacıların çok kaderci olduğuna dair eleştiriyi reddeder. Ellis’in Marcus Aurelius’u irrasyonel ve aşırı kaderci olmasından dolayı onu eleştirir. Fakat;

Epiktetos … insan dünyaca kötü birini sükunetle kabul etmelidir ya da stoacılığa uygun olarak kendilerini onlara adapte etmelidir diye bir şey söylememiş ya da ima etmemiştir. Onun görüşü şudur ki bu insanlar öncelikle dünyadaki kötüleri değiştirmeye çalışmalıdır fakat başarılı bir şekilde değiştiremedikleri zaman şikayet etmeden onları kabul etmeliler.

(Ellis, 1994, s. 290-291)

Fakat Ellis insanların değiştiremediği şartları değiştirmek için gayret etmesi ve istekli olması her zaman beklenen bir şey değildir. “Olayların senin istediğin gibi olmasını bekleme fakat onların olduğu gibi gerçekleşmesini dile. Böylelikle her şey senin için güzel olur” (Epictetus, 1955, s. 20) Önerinin bu bölümü RDDT’ye yakındır. İkinci bölüm ise Stoacılığın RDDT ile arasındaki farkları belirtir. Stoacılar olayların olduğu gibi gerçekleşmesini isterler. “Sigarayı seviyorum” demek “Sigara bulmam gerek!” ile aynı düzeyde irrasyonel değildir. Benzer şekilde RDDT’te “Her alanda mükemmel olmak istiyorum” ya da “Bu kronik ağrıyı sevmiyorum” demek rasyoneldir fakat “Mükemmel olmam gerek!” ve “Bu acıya dayanamıyorum” demek irrasyoneldir.

Sonuç olarak iki argüman Ellis’in görüşünün Stoacılığa benzer olduğunu öne sürmüştür. Birincisi, hoşlanıp hoşlanmamanın irrasyonel olduğu bazı durumlar vardır. İkincisi ise Stoacıların dilediği olayların olduğu gibi gerçekleşmesi, bir olaya sevgi beslemek ile aynı değildir.

  1. İrrasyonel sayılan düşünce ve hareketlerin aralığı Ellis’in yazılarında değişiklik gösterir. Tabiri caizse, terapatik ve rasyonel bir yaşam için rehber olmak üzere farklı tutarsız alt oluşumlar vardır. Terapist Ellis’e göre “Sigarayı severim” (bizim varsayımımıza göre) yalnızca doğru ve gerçeklere dayalı bir ifadedir; bu yüzden de niyet ifadesine olarak bile irrasyonel değildir. Fakat, genel rolü rasyonel bir yaşama rehber olmak olan Ellis için bu irrasyoneldir. Bu sebeple onun kapsamlı irrasyonellik listesi; zayıf sağlık eğitimini, hap tanıtıcılığını, hap reklamcılığını, medikal araştırmaların eksikliğini, alemciliğe teşvikin, daha sağlam eğlenceler yerine çapkınlığı hayat tarzı olarak benimseyen kadın ya da erkeği, bir anlık haz için tehlikeyi göz ardı etmeyi ve vazgeçme sırasında yaşanabilecek yine bir anlık rahatsızlık için kötü alışkanlıklara karşı savaşmayı reddetmeyi içerir. (Ellis, 1976) Bunlar, “Sigarayı severim” doğru iddiasına yönlendiren bir tür öncül koşullardır ve rasyonel öğreti bu koşulların geri alınması için uğraşır ve (Stoa terimleriyle) isteği, onu o koşullarsız besler. Bu bağlamda, “Sigarayı severim” irrasyoneldir ve iyi sağlığın beslenmesini içeren örnekte Ellis’in görüşü Stoacılar ile bağdaşmaktadır.
  2. Seneca başka bir şeyi arzulamak ya da onu reddetmek yerine her ne yiyecek verilirse zevkle yemeyi tavsiye eder. “Kişinin yetersiz yiyeceğe alışık olarak bürümesi gereklidir … Onun dilediği şey her ne ise ona sahip olması insanoğlunun gücünde değildir; sahip olmadığını dilememek onun gücündedir, ama ona geleni neşeyle kullanmak öyledir. Bağımsızlığa giden bir harika adım, katı tedavilere tahammül etmeye gönüllü olan sıkıntı çıkartmayan midedir. (Seneca, 1962, s.245) Seneca, burada yiyeceği sevmesini önermesi kadar ileri gitmeden (şekersiz kahve almaktan zevk almayı öğrenmek gibi şeyleri de izleyebilmesine rağmen) Epiktetos’un “Olaylar gerçekleştiği anda gerçekleşmesini dile” önerilerini tekrar ediyor gibi görünüyor. Bu benzer olarak Seneca aslında onu sevmeyi ya da ondan zevk almayı tavsiye etmeden uzun vadeyi kapsayan hedeflerin iyiliği için acıya katllanmayı savundu. (Seneca, 1962, s. 437) Tekrardan, tersini dileyerek duygusal açıdan içe çekilmek yerine biz acıyı kabullenme alıştırmaları yapabiliriz, ve bu kabullenme muhtemelen, Epiktetos’un “Olaylar gerçekleştiği anda gerçekleşmesini dile” derken kast ettiği şeydir. Eğer öyleyse, o zaman “Olaylar gerçekleştiği anda gerçekleşmesini dile”mek, RDDT’nin “acıyı kabullenmek sevilecek bir şey değil fakat aksinin olmasını istetebilecek herhangi bir talepten kaçınmanın uygun olduğu kaçınılmaz acıyı kabulleniriz.

Derleyen; Esra Saraç

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Paylaş